Eternal One Piece RPG
Forumdan daha fazla yararlanmak için lütfen üye olun.

ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Heiwa Jutaro Bir Salı Tem. 12, 2011 10:42 am

Artık Shimotsuki Köyünün bulunduğu adadan tamamen uzaklaşmış ve East Blue sularında ilerlemeye başlamışlardı. Hava gayet düzgün ve ilerlemeye yetecek kadar rüzgarlıydı. Xaron kamaraya girmişti. Meijin ise merdivenlerden çıkarak üst kamaraya gitmişti. Meijin'in gidişini gözleriyle takip eden Jutaro "Mutfağı kontrol edicek sanırım..." diye düşündü. Kapının kapanmasıyla dikkatini tekrar İdaina'ya odakladı. Yeterince sakinleşmiş gözüküyordu. Yavaş adımlarla geminin kenarına doğru yürüyen Jutaro ellerini geminin engellerine yasladı ve "Öncelikle böyle kaçırıyormuş gibi gemiyle gittiğimiz için üzgünüm. Ama diğer türlü beni dinleyebileceğini düşünmediğimden böyle birşey yaptım. Deyse amacım sana ve gemine el koymak gibi birşey değil. Merak ettiğim birşey var... Neden karaborsacılık işini yapıyorsun?" diye sordu. Sorunun hemen ardından tekrar İdaina'ya dönüp cevabın gelişini bekledi. Kaşlarını hafifçe çatan İdaina "Gibi mi ? GİBİ Mİ ? Kusura bakmayın ama sizin az evvel yaptığınız gemi kaçırmayı geçtim aynı zamanda adam kaçırmadır. İlk olarak bunu o minik beynine bir sok ! İkincisi ise ne yapacaksın benim niye başladığımı ? Hakkımda kitap mı yazacaksın ? SA-NA NE ?" diyerek cevapladı. Cevabın gelişiyle kollarını birbirine geçiren Jutaro derinden bir iç çekerek "Neden bu kadar aksisinki? Sadece seni tanımaya uğraşıyorum... Bana biraz yardımcı olsan." dedi. Kızgın hali hala tam olarak geçmemişti. Bunu anlamak için cevaplarını duymanıza gerek yoktu sadece İdaina'nın etrafındaki aurayı biraz olsun sezmeniz yeterdi... "Tam bir karanlık cadı..." diye düşündü Jutaro. Havadaki rüzgar gittikçe artıyordu. Rüzgarın etkili sertliği İdaina'nın uzun ve siyah saçlarını bir bayrak misali dalgalandırıyordu. Kafasını yavaşça aşağıya eğen İdaina *"Dur bir düşüneyim ... Yaklaşık 1 saattir lüzumsuz konuşmanla beni yorduğun üzerine de içinde benimle birlikte gemimi kaçırdığından olabilir mi acaba ?!" dedi vurgulu vurgulu bir biçimde. Gerçektende ikna edilmesi zor biriydi. Nazik olmak dahi işe yaramıycak gibiydi. Yine de Jutaro bu tutumu sürdürmeye devam edicek gibiydi. "Tamam tamam biliyorum canını sıktık. Haklısın ama seni tayfamdan biri yapmayı çok istiyorum. Korsanlık mükemmel birşeydir.. En özgür olduğun meslektir mesela.. Sonra hazineler, eğlenceler ve en önemliside gerçekten güvenebileceğin dostların olur. Benim güvenilir dostum olmanı istiyorum." diyerek hafifçe gülümsedi. Bu sözler diyerlerine göre biraz daha etkiliydi sanki. Belkide değildi ama çok kısa bir süreliğine İdaina'nın gözlerindeki öfke kaybolmuştu. Yine de bu süre çok azdı hemen kendine gelen İdaina "Bir karaborsacıdan güvenilir dost olmasını mı istiyorsun ? HAHAHAAAA ! İşte şimdi eğlenmeye başlıyorum !" diyerek kahkahalar atmaya başladı. Jutaro ilk defa İdaina'nın gülüşünü görüyordu. Ne kadar Jutaro'yla dalga geçmek için olsada gülmesi gidişat için iyi birşeydi. Rüzgarın dalgalandırdığı saçlarından rahatsız olmuş olcakki İdaina saçlarını arkadan topladı. Bu arada rüzgar giderek artıyordu ve güneşin ışıkları tamamen yok olmaya başlamıştı. Gözünü kara bulutların kapladığı havaya doğru diken Jutaro "Fırtınamı geliyor? Neyse şimdi önemli olan İdaina..." diye düşündü. Tekrar gözlerini İdaina'ya diken Jutaro "Önemli olan karaborsacı olman değilkii! Ben İdaina'yı tayfamda istiyorum ve İdaina 'ya güveniyorum. Ne kadar gülersen gül. Bana ne yaparsan yap bu durum değişmiyecek..." dedi. Sözlerin yankısı gemi zemininden silinmemiştiki İdaina ciddi bir ifade takındı. Bu sözler onu sinirlendirmişe benziyordu. Gözlerini hiç olmadığı oranda bir ciddilikle Jutaro'ya dikerek "Bana bak kırmızı kafa. Henüz adını bile bilmeyen birini tayfana istiyorsun ve ona güvendiğini söylüyorsun. Benden sana bir tavsiye insanlara bu kadar kolay güvenme. Gün geliyor 7 senedir tanıdığın insan bile seni bırakıp gidiyor. Sakın tayfa kuracam diye heves edip de öyle yoldan geçen herkesi almaya kalkma. İşin sonunda sen zararlı çıkarsın."
dedi. İdaina'nın kelimelerinin son bulmasıyla Jutaro geminin kenarından İdaina'nın yanına doğru geldi. Tam yanında durdu ve "Biliyorum bana baktığında hayattan hiçbirşey öğrenmemiş şımarık ve aptal bir çocuk görüyorsun. Aslında sanırım herkes böyle görüyor... Ama hayatımın 6 yılını yanlız başıma geçirdim. Yanlızlıktan nefret ettim her zaman. Güven hiçbirzaman tam sağlanmıyacak birşey bunuda biliyorum. Amaa gözlerine baktığımda sana güveniyorum ve bu benim için yeterli... Aynı şey diğer ikisi içinde böyleydi. Xaron ve Meijin onların gözlerindede bu güveni gördüm. Yaptığım şeylerden pişman olabilirim belki ilerde. Ama içimden bir ses olmuyacağımı söylüyor. Böylesi bir aptal olmak hoşuma gidiyor... Gerçektende böylesi bir aptala güvenmek istemezmisin?" dedi. Bu uzun sözlerin hemen ardından güçlü bir rüzgar ortamdaki ciddi havanın üstüne tuz biber ekti adeta. İdaina ciddiyetinden zerre kaybetmeyerek "İstemem. Böylesi bir aptal yolun başındayken kıçını kurtarmaya baksın derim." dedi ve arkasını dönerek kamaraya yöneldi. Anlaşılan bu kadar konuşmanın yeterli olacağını düşünmüştü. Durumu farketmesiyle atılması bir olan Jutaro İdaina'nın kolundan tuttu ve gözlerini İdaina'nın gözlerine odakladı. "O zaman böylesi bir aptalı yol boyunca koru! Madem sana güvendiğime inanamıyorsun beni koruyarak sana güvendiğimi kendi gözlerinle gör. Yolun başındayken bırakırsam sonsuza kadar buna pişman olururm..." Bu seferki sözler İdaina'yı diğerlerine göre daha çok etkilemiş gibiydi. İdaina 10-15 saniye civarında dona kalmıştı. Birşeyler düşündüğü barizdi. Hemen ardından bitkin bir şekilde iç çekerek arkasını döndü ve yürümeye başladı. Jutaro kafasını yere eğmiş ve umutsuzluğa düşmüştü ki İdaina "Akşam yemekleri sizden adsız çocuk. gemimin kaçıralacağını bilseydim sabahtan erzak hazırlardım." dedi kısık bir ses tonuyla. Jutaro hafifçe gülümsedi ve tekrar gökyüzüne odaklandı bir kaç damla su damlasıyla şüphelerinin gerçekliğe dönüştüğünü farketti. Avcunu yavaşça açtı ve "Yemek işlerini sen düşünme biz hallederiz!-daha doğrusu meijin- Yanlız bir fırtına geliyor. Gemiyi korusak iyi olur... Bu arada ben Heiwa Jutaro. Biraz geç oldu sanırım ama tanıştığıma sevindim İdaina." dedi. "Fırtına" lafıyla bir anda arkasını dönen İdaina "Bir o eksikti ! Kamaramdan dışarı adımımı atmam ! Siz uğraşırsınız! Bu arada ben hiç memnun olmadım Jutaro!" diyerek somurtkan bir ifade takındı. Hemen ardından ise kamarasına girdi. İdaina'nın gidişiyle Jutaro "Gerçektende beni hiç sevmedi... Neyse dalgalar giderek devleşiyor. Gemi iyice sarsılmaya başladı. Buna hemen bir çare bulmassak alabora olucaz..." diye düşündü. Yavaşça rüzgara dönüşerek geminin direğine çıkan Jutaro fırtına rüzgarının her moleklünü vücudunda hissediyordu. Güçlü bir nefes aldı ve "XARONNNNNN!!!!!" diye bağırdı tüm gücüyle. Sesin yankısı geminin etrafından 2-3 saniye boyunca gitmemişti. İlk önce yukardaki kamaranın kapısı açıldı ve Meijin dışarı fırladı. Bir kaç dakika şaşırmış yüzüyle etrafı süzdükten sonra "Heeeyy Jutaroo!! Noluyor böyle lanet olası!!" diyerek güverteye koştu. Meijin'in gelmesiyle dikkatinin aşşağıya odaklayan Jutaro "Çok şiddetli bir fırtına geliyorr!! Sen şu yelkenin ipini sıkıca tut uçup gitmesin!!" diye bağırdı telaşlı bir ses tonu ile. Zaten yelken direğinin hemen yanında olan Meijin yelken ipini çözüp sıkıca tutup çekmeye başladı. Rüzgarın gücü Meijin yüzünden okunuyordu. Telaşlı ortama dahil olan diğer kişi aşşağı kamaranın açılmasıyla Xaron olmuştu. Gördüğü manzara karşısında oda kısa süreli şaşkınlık yaşamasının ardından, Jutaro Xaron'u gördü ve "Xaron birşeyler yap dostumm yoksa alabora olcaz!!!" dedi. Yüzünde yalvaran bir surat ifadesi vardı. Şaşkınlığını atan Xaron gemiyi etraflıca bir süzdükten sonra ellerini iki yana açıp dik bir pozisyon aldı ve "İatsu Kekkaii!!" diye bağırdı. Bir anda yağmur ve rüzgar kesilmişti. Ne olduğunu tam anlayamayan Jutaro etrafını süzdü ve yağmur damlalarının havada görünmez birşeye çarptıklarını gördü. "Görünmez bir kalkanmı? İlginçç.." diye düşündü ve aşşağıya Xaron'un yanına indi. İçten bir gülümseme takınan Jutaro, Xaron'un sırtına hızlı hızlı vurarak "Seni gidi senii!! Ne yaptın böyle bakıyım!" dedi. Vurmaların etkisiyle hafif sarsılan Xaron "Konsantrasyonumu bozma APTALL!!" diye çemkirdi. Xaron'un tepkisiyle vurmayı kesen Jutaro hafif kıkırdayarak Meijin'e döndü ve "Meijin artık yelkeni tutmana gerek yok!! Şeyy benim karnım acıktıda birşeyler ayarlasan olurmu dostum? Pizza olursa süper olur!" dedi. Meijin koca yelkeni tutmaması gerektğini anlayınca büyük bir rahatlıkla ipi bıraktı ve Jutaro'ya döndü. "Mutfağa baktım ama hiçbirşey yoktu.. Elimde birşey yokken nasıl yemek yapabilirimki?" dedi umutsuzca. Jutaro, İdaina'nın sözlerini dikkate almamıştı ama gerçektende hiç erzak yoktu. Bitkin düşmüş bir halde kendini güverteye seren Jutaro "O zaman şimdilik bu fırtınayı atlatmayı düşünelim. Sonrasnıda balık falan yakalamaya odaklanırız." diyerek gözlerini üstüne gelemeyen yağmur damlalarına dikti. Ne kadar zor bir durumda olsalarda bu manzara görülmeye değer türdendi..

____________________________________________________________________________________________




Heiwa Jutaro
Sencho
Sencho

Erkek Mesaj Sayısı: 17
Lakap: Tenryuubito Hantaa

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından İdaina İtsuu Bir Paz Tem. 17, 2011 6:32 am

"Öncelikle böyle kaçırıyormuş gibi gemiyle gittiğimiz için üzgünüm. Ama diğer türlü beni dinleyebileceğini düşünmediğimden böyle birşey yaptım. Deyse amacım sana ve gemine el koymak gibi birşey değil. Merak ettiğim birşey var... Neden karaborsacılık işini yapıyorsun?"

Geminin kenarında içinde bulunduğu zor şartlar altında huzura kavuşmaya çalışırken etrafa haiz sükuneti bozan kırmızı kafanın sesi olmuştu gene. İdaina içinden "Yine başlıyoruz ..." diye geçirdi. En azından bu sefer tayfa ile ilgili birşeyler demiyor hatasının farkında olduğunu söylüyordu. Eh neticede bu da bir ilerleme sayılırdı. Ama genede bunun ona iyi davranmasını gerektiren bir etken olduğunu düşünmüyordu genç kadın.

"Gibi mi ? GİBİ Mİ ? Kusura bakmayın ama sizin az evvel yaptığınız gemi kaçırmayı geçtim aynı zamanda adam kaçırmadır. İlk olarak bunu o minik beynine bir sok ! İkincisi ise ne yapacaksın benim niye başladığımı ? Hakkımda kitap mı yazacaksın ? SA-NA NE ?"

"Neden bu kadar aksisinki? Sadece seni tanımaya uğraşıyorum... Bana biraz yardımcı olsan."

"Dur bir düşüneyim ... Yaklaşık 1 saattir lüzumsuz konuşmanla beni yorduğun üzerine de içinde benimle birlikte gemimi kaçırdığından olabilir mi acaba ?!"

İlk olarak saçma sapan bir aşkın peşinden bu işlere bulaşma ve sonra da ortada dımdızlak bırakılma hikayesi iç açıcı olmamakla beraber kırmızı kafanın bilmesi gerekenlerin tamamiyle dışında bir konuydu. İkincisi ise az önce gemisini kaçırmış ve gevezelik meziyeti hat safhada olan biriyle konuşmayı pek de iç açıcı bulduğu söylenemezdi. Evet, sinirleri gevşek bir insan değildi. Fakat uzun zamandır ilk kez bu kadar çileden çıkarılmasını sırf kendine mal etmesi doğru olmazdı. Kırmızı kafa ve arkadaşları sinir bozma konusunda gayet profesyonel çalışıyorlardı.

"Tamam tamam biliyorum canını sıktık. Haklısın ama seni tayfamdan biri yapmayı çok istiyorum. Korsanlık mükemmel birşeydir.. En özgür olduğun meslektir mesela.. Sonra hazineler, eğlenceler ve en önemliside gerçekten güvenebileceğin dostların olur. Benim güvenilir dostum olmanı istiyorum." diye devam ettirdi adını bilmediği çocuk.

Konu dönmüş dolaşmış yine korsanlık ve tayfa zımbırtılarına gelmişti. Korsanlığın tek cazip yani hazineydi İdaina için. Kim o parlak şeylerin cazibesine karşı koyabilirdi ki ? Ne de olsa para en büyük aşıkların gözlerini bile kolayca kör edebilen bir etkendi. Ama İdaina aptal değildi. Eğer birinin tayfasına katılırsa o güzel hazineden hak ettiği payı alamayacağını çok iyi biliyordu ve eline geçen hazineyi de milletle paylaşmaya hiç ama hiç niyetli değildi. Aynı zamanda çocuğun güven aşılamak isteyen tavrı aşırı derecede gülüncüne gitmişti. İdaina bir karaborsacıydı. Güvenin g'sini bile ağzına almak ona yakışmazdı. Bu yüzden ortaya aşağılayıcı bir kahkaha savurdu.

"Bir karaborsacıdan güvenilir dost olmasını mı istiyorsun ? HAHAHAAAA ! İşte şimdi eğlenmeye başlıyorum !"

Geminin burnunda bulunduklarından mı bilinmez rüzgar iyice saçlarını karıştırmaya başlamıştı. Gözüne kaçan saçlardan kurtulmak için cebinde sakladığı bir kurdeleyle saçlarını arkadan tutturdu. O sırada çocuk yeniden açtı ağzını.

"Önemli olan karaborsacı olman değilkii! Ben İdaina'yı tayfamda istiyorum ve İdaina 'ya güveniyorum. Ne kadar gülersen gül. Bana ne yaparsan yap bu durum değişmiyecek..."

"Bana bak kırmızı kafa. Henüz adını bile bilmeyen birini tayfana istiyorsun ve ona güvendiğini söylüyorsun. Benden sana bir tavsiye insanlara bu kadar kolay güvenme. Gün geliyor 7 senedir tanıdığın insan bile seni bırakıp gidiyor. Sakın tayfa kuracam diye heves edip de öyle yoldan geçen herkesi almaya kalkma. İşin sonunda sen zararlı çıkarsın."

Son lafları az da olsa üzmüştü İdaina'yı. Çocuk kendine güvenebileceği birilerini arıyordu. Tamam sinir bozucu olabilirdi ama bir zamanlar İdaina'da aynı duruma düşmüş ve malesef çok yanlış kişilerde aradığı güveni bulduğunu sanmıştı. Sonunda zararlı çıkan tek isim ise kendisi olmuştu, başka hiç kimse değil. Bu yüzden az önce yaptığı öğütleyici konuşmayı yapma ihtiyacı duymuştu. Çocuğun oluşturmak istediği tayfaya yoldan geçeni almasını istemiyordu.

"Biliyorum bana baktığında hayattan hiçbirşey öğrenmemiş şımarık ve aptal bir çocuk görüyorsun. Aslında sanırım herkes böyle görüyor... Ama hayatımın 6 yılını yanlız başıma geçirdim. Yanlızlıktan nefret ettim her zaman. Güven hiçbirzaman tam sağlanmıyacak birşey bunuda biliyorum. Amaa gözlerine baktığımda sana güveniyorum ve bu benim için yeterli... Aynı şey diğer ikisi içinde böyleydi. Xaron ve Meijin onların gözlerindede bu güveni gördüm. Yaptığım şeylerden pişman olabilirim belki ilerde. Ama içimden bir ses olmuyacağımı söylüyor. Böylesi bir aptal olmak hoşuma gidiyor... Gerçektende böylesi bir aptala güvenmek istemezmisin?"

"İstemem. Böylesi bir aptal yolun başındayken kıçını kurtarmaya baksın derim."

Çocuk her ne kadar kararlı görünüyor olsa da gönlü dediklerinin tersini demeye el vermemişti. Tamam, gerçekten zor şeyler yaşamış ve belli ki bunun altından tek başına kalkabilmişti. Ama birkaç yıl sonra "Keşke .."lere oynamak kırmızı kafayı iyice zor bir duruma sokabilirdi. Bu kadar olayın ardından birde tayfası tarafından sömürülmek ya da satılmak hiç de hoş olmazdı.

Kırmızı kafa "O zaman böylesi bir aptalı yol boyunca koru! Madem sana güvendiğime inanamıyorsun beni koruyarak sana güvendiğimi kendi gözlerinle gör. Yolun başındayken bırakırsam sonsuza kadar buna pişman olururm..." diyerek genç kadının ince kollarından birine sımsıkı yapıştı.

İdaina donakalmıştı. İçindeki korumacı iç güdü alevlenivermişti nedeni belirsiz bir şekilde. Kendisi bir hataya düşmüştü ve başkasının da bu hataya düşmesini istemiyordu. Aynı zamanda kırmızı kafanın İdaina'nın diyeceklerine fazla aldırış edeceğini de düşünmüyordu. Kafasının dikine giden bir tipe benziyordu. Birkaç saniye içinde bu düşünceleri zihninden birer birer sildikten sonra az önceki tavrından çok da taviz vermemesi gerektiğini düşündü ve kırmızı kafanın elinden kurtularak yavaşça yürümeye başladı. Daha fazla konuşacakları birşey kalmamıştı.

"Akşam yemekleri sizden adsız çocuk. gemimin kaçıralacağını bilseydim sabahtan erzak hazırlardım."

"Yemek işlerini sen düşünme biz hallederiz!-daha doğrusu meijin- Yanlız bir fırtına geliyor. Gemiyi korusak iyi olur... Bu arada ben Heiwa Jutaro. Biraz geç oldu sanırım ama tanıştığıma sevindim İdaina."

"Ne hoş ..." diye geçirdi İdaina içinden. Bugün yaşadığı olaylara fırtına tuz biber olacaktı anlaşılan.

"Bir o eksikti ! Kamaramdan dışarı adımımı atmam ! Siz uğraşırsınız! Bu arada ben hiç memnun olmadım Jutaro!" diye hışımla çıkıştı siyah saçlı kadın.

Yavaşa adımlarla kamarasına vardı ve kapıyı hızlıca kapattı. Az sonra yeniden açılacağını biliyordu ama bir süre yanlız başına kalmak istiyordu. Nereden bulaşmıştı ki bu işe ??

İdaina İtsuu
Funanori
Funanori

Kadın Mesaj Sayısı: 8
Lakap: Hiiro no Onna

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Xaron Baenre Bir Perş. Tem. 21, 2011 11:20 am

Kamaraya girdiği gibi yine o suratına çarpan kokuyu “Ahh… İşte ait olduğum yer. “ diyerek huzurla içine çekti. İdaina’nın varlığından dolayı odayı adam akıllı inceleyememişti ama artık İdaina dışarıda Jutaro ile meşgulken bunu rahatlıkla yapabilirdi. Ufak bir çocuk gibi heyecanlanıp suratına kocaman bir sırıtış yayılan Xaron odadaki eşyaları incelemeye koyuldu. Birden raflardan birinde bir saat gördü. İlgisini çeken cisme yaklaştı. Üstünde toz katmanları oluşmuş ve de örümcek ağları sarmıştı. Saati nazikçe eline aldı ve tozu üfledi. Etrafa yayılan tozdan dolayı hapşırmaya başlayan Xaron saati elinden düşürdü. Eski saat yere milim kala durdu, tekrar yükseldi ve Xaron’un eline yavaşça kondu. Üstündeki toz saati halen kaplıyor, kötü bir görünüm sağlıyordu. Cebinden bir mendil çıkarıp saati silmeye başladı. Sildikçe saat parlıyordu. Xaron saat taa ki altın sarısı rengini alana kadar silmeye devam etti. Birkaç dakika önce kirden görünmeyen saat şimdi loş ışıkta parıldıyordu. “Ne kadar güzel…” derken bu saati bir yerde gördüğünü hatırladı. Gözleri şaşkınlıktan sonuna kadar açıldı. Saati hızlı ama zarar görmeyecek şekilde yerine koydu ve masanın başına geçip İdaina’dan istediği kitapları karıştırmaya başladı. Araştırmayla geçen birkaç dakikadan sonra aradığını buldu. “Aydaki eski uygarlıklardan olan Birka…” Kendi kendine mırıldanmaya devam ettikten sonra resmi gördü. Raftaki saatin tıpatıp aynısıydı resimdeki. Kitabı bırakıp ağır adımlarla tekrar saatin yanına geldi. “Bu kadar değerli bir antik eşyanın burada ne işi var!” diyerek hayrete düştü. Sonra etrafına tekrar bir göz gezdirip “Daha kim bilir neler var bu odada…” dedi ve iç çekerek ekledi; “Bu kadar değerli eşyaların toz içinde çürüyüp gitmesine izin veremem.”

Uzun bir temizliğin sonrasında etraf pırıl pırıl olmuştu. Anlındaki teri silip gururla etrafına bakan Xaron “Şu kitaplara tekrar bakıyım. Nihayet bu kitaplarla koleksiyonum tamamlandı.” diyerek tekrar masa başına geçti ve eline gelen ilk kitabın sayfalarını heyecanla çevirmeye başladı.

Başını kaldırıp altın saate tekrar baktığında saatlerdir masa başında kitap okumuş olduğunu fark etti. Akşam olmuştu ve göz kapakları bir ton çekiyormuş gibi hissediyordu. Birden aklına İdaina’nın kitapları getirdiği yer aklına geldi. Arkasına dönüp baktığında kamaranın alt kısmına açılan bir geçidin olduğunu gördü. Merdivenden aşağı yavaş adımlarla indi. Mum ışıklarının loş ışıkları sayesinde etraf belli belirsizdi. Birçok kitap ve anlaşılan değerli eserini burada saklıyordu İdaina. Kitapların isimlerini tek tek inceliyor, ilginç olabileceğini düşündüklerini alıyordu. Kitapları yanına alıp bir köşeye kurulup incelemeye devam etti. Xaron belki de hayatının en mutlu gününü yaşıyordu. “O cadıyı tayfaya katsa iyi olacak sanırım…” dedi kendi kendine gülerek ve okumaya koyuldu.

Büyük bir sarsıntı üzerine kafasına raftan bir kitap düşen Xaron sersem bir şekilde etrafına bakındı. Loş ışığın ve kitap kokusunun ruhundaki dinlendirici etkisi uyumasına sebep olmuştu. “Ha? Ne oluyor yahu?” dedi uykulu ve sersem bir şekilde. Kitabın düştüğü yeri ovuşturarak ayağa kalktı. Birçok kitabın daha düşmüş olduğunu fark etti. Şüpheyle etrafını incelerken ikinci sarsıntı neredeyse yere düşmesine sebep oluyordu. Kitapları meyve gücü sayesinde aynı anda yerine yerleştirip üst kata giden merdivene yöneldi. Yukarı çıkıp geçidin kapısını kapattığında karşısında İdaina’yı buldu. Geçitten çıkarken görüldüğünü zanneden Xaron gözlerini korkuyla kısıp yüzünü buruşturdu ve curcunayı bekledi. Üstüne uçan objeler ve hakaretler gelmeyince şaşırdı. İdaina’ya baktığında onu biraz düşünceli gördü. “Ne olmuş buna?” diye düşünerek hızlıca İdaina’nın yanından geçerken Jutaro’yu duydu. “Xaron!” Ses, rüzgârın ve yağmurun sesini delip geçmiş Xaron’a ulaşmıştı. Xaron kamaradan aceleyle çıktığında içersinde oldukları durumu gördü. Bir fırtınanın tam göbeğindeydiler!

Yağmur suratına kurşun hızında çarpıyor hatta birazda acıtıyordu. Göz kapaklarını zorla açıp şiddetli rüzgâr nedeniyle yüzünü kapatan beyaz saçlarını arkaya attıktan sonra etrafına bakındı. Meijin’in yelkenin iplerine asılmaktan kızaran yüzü tüm yağmura rağmen belli oluyordu. Tam “Nerde bu kızıl kafa” derken Xaron, Jutaro’yla göz göze geldi. “Xaron bir şeyler yap dostum, yoksa alabora olacağız!” Sözleri durumu özetliyordu. Çaresiz bir hal içersindeydiler bu gayet açıktı. Acele etmezlerse Jutaro’nun dediği gibi alabora olacaklardı. “Düşün. Düşün... Ne yapabilirim!” Birden yapması gereken aklında canlandı. Geminin boyutlarını incelemeye başlayıp “Bu boyutta bir kalkan yapabilir miyim?” diye sordu kendi kendine. Prensip görünmez merdiven yapmakla aynıydı. Sadece boyut büyüktü ve düzdü. “Çok büyük fakat denemekten zarar gelmez herhalde? ” diye mırıldanıp pozisyon aldı. Kollarını açıp yeni uydurduğu tekniği yapmaya çalıştı. “İatsu Kekkai!” Tepeden başlayıp yavaş yavaş geminin etrafına oval görünmez bir güç dalgası yayılmaya başladı. Tekniğin işe yaradığını gören Xaron rahatça bir iç çekti fakat zorlanıyordu. İlk defa bu büyüklükte bir ‘şey’ yapıyordu. Şiddetli rüzgâr kesilmiş hatta dalgaların gemiyi oradan oraya savurma hareketi engellenmişti. Kafasını kaldırıp yağmur damlacıklarının hızla görünmez bir cisme çarpmalarını gülümseyerek izledi. Konsantrasyonunu en üst seviyede tutması gerektiği anda Jutaro gelip sırtına vurmaya başladı. “Seni gidi seni! Ne yaptın böyle bakıyım!” Sırtına gelen darbenin etkisiyle sarsılan Xaron sinirlenip bağırdı. “Konsantrasyonumu bozma aptal!” Halen sırıtmakta olan Jutaro, Meijin’e dönüp “Meijin artık yelkeni tutmana gerek yok! Şey… Benim karnım acıktı da bir şeyler ayarlasan olur mu dostum? Pizza olursa süper olur!” dedi. Meijin bu sözler üzerine büyük bir rahatlamayla ipi bıraktı ve konuşmaya başladı. Xaron ise yerlerde sürünen konsantresini toplamak için kulaklarını bu konuşmalara tıkayıp gözlerini yavaşça kapadı. Bu kalkanı ne kadar tutabileceğini merak ediyordu. “Umarım fırtına geçene kadar dayanır” diye düşünüp en iyisini umdu. Anlaşılan fırtınadan kurtulduklarında Xaron yorgunluktan yerlerde sürünüyor olacaktı…

____________________________________________________________________________________________


Xaron Baenre
Kenshi
Kenshi

Erkek Mesaj Sayısı: 14
Lakap: Shirogami

Kullanıcı profilini gör http://eternal-op.rpg-boards.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Heiwa Jutaro Bir Ptsi Tem. 25, 2011 1:45 pm

Masmavi gökyüzü ve gözü tamamiyle alan güneş ışığı... Yavaş yavaş açılan göz kapaklarının ardından Jutaro'nun ilk gördüğü şeyler bunlardı. Güneşin kudreti gözlerinin tamamiyle açılmasına bariz biçimde engel oluyordu. Elleriyle yavaşça gözlerine gölge yaparak yattığı yerden doğrulmaya başladı. Hala sersemliğini tam olarak üstünden atamamıştı. Yavaş hareketlerle etrafına baktığında Xaron'u derin bir uyku eşliğinde yatarken gördü. Bıkkın tavırlarla ayaklarının üstüne kalktığında "Dün gece ne olduda biz böyle dağıldık ki?" diyerek derin düşünceler kuyusuna kendini bıraktı. Bir kaç saniye düşündükten sonra yavaşça gelen hatıralar ile kendi kendine konuşmaya başladı. "Kendimi yere bıraktıktan sonra işler çok iyiydi ama.. Xaron'un bir anda bayılmasıyla yine o korkunç fırtınanın göbeğinde kaldık sanırım... Tam Xaron'a bakıcakken geminin müthiş sarsılması Meijin'in yere düşüp kafasını yere vurmasına neden olmuştu. Neyseki onu içeriye taşıdım ama Xaron'u taşımak için geldiğimde bende bayıldım sanırım... Açlık ve yorgunluk, gerçekten beter bir halde soktu bizi... Neyse gemi pek zarar görmemiş gibi." Mırıldanmasının sona ermesi ardından etrafını detaylı bakışlar eşliğinde süzen Jutaro "Herşey tamamda biz neredeyiz yaa?" diye sordu kendi kendine. Yavaş adımlarla geminin engellerine doğru yürüdükten sonra aşşağı doğru bir bakış attı. "Fırtına bizi sürükledi ve bir adanın karasına oturduk haa? Ya çok şanssızız ya da fazla şanslıyız..." diye düşündükten hemen sonra ağzının içinden boğazına doğru yönelen tüm yol boyunca bir gram bile sıvı olmadığını kavradı. Müthiş biçimde susamıştı. Hemen yanında bulunduğu merdivenleri hızlı adımlarla çıkarak üst kattaki kamaraya girdi. Anlaşılan ilk denemede mutfağı bulmuştu. Hemen musluğa yönelerek suyu açtı ve ağzını dayayarak kana kana suyu içmeye başladı. O kadar susamıştı ki bardak alma hevesine girişememişti bile. İçtiği suyun kendince yeterli bir seviyeye geldiğini düşününce yavaşça kafasını kaldırdı ve "Aaaahhh su gibisi yok!" diye mırıldandı kendi kendine. En büyük ihtiyacından kurtulmasının hemen ardından karnı guruldamaya başladı. Neredeyse 1 gündür hiçbirşey yememişti. "Diğerlerinide uyandırıp adaya gitsek iyi olur. Birşeyler yemeye ihtiyacımız var.." diye düşündü ama bu düşünceyi yürürlüğe koymasını karşısında gördüğü takvim engelledi. İşaretlenmiş güne gözlerini diken Jutaro "Haaa 13 Şubat İdaina'nın doğum günümü.. Vay vay hiçte farkettirmedi.. Gerçi farkettirmezki o cadı." dedi ve gülümsedi. Tam arkasını dönüp gidiceği anda gözleri büyüdü ve yüzündeki ifade büyük bir umutsuzluğa büründü. Adeta olduğu yerde dona kalmıştı. Buna neyin sebep olduğunu beyninin derinliklerindeki hatıra açıklıyordu... "13 şubatmı... Öyleyse bugün... Lanet olsun." diye düşündü. Anlaşılan bugün onun için çok önemli birşeyi simgeliyordu. Gözleri bir anda hüzünlü şekilde kısıldı ve yere indi. Ayakları olabilcek en yavaş adımlarla mutfağın dışına doğru ilerliyordu. Güverteye inip yelken direğine astığı siyah pelerinin giydi. Kapşolunu kafasına takmasının hemen ardından rüzgara dönüşüp adanın derinliklerinde bulunan kasabaya kadar ilerledi. Kasabayı gördüğünde tekrar insan şeklini alarak kasabanın girişine doğru usul usul yürüdü. Yüzündeki ifade biraz olsun bile değişmemişti. Adeta etrafında hiçbirşey yoktu ve kendi karanlığında yürüyordu. Bir anda nerde olduğunu, neden burda olduğunu ve kimlerle burda olduğunu unutmuştu. Buna sebep olan şey ise hatıralarında ve geçmişinde gizleniyordu. Siyah uzun ve kapşollu pelerini kasaba halkı tarafından dikkat çekmişti. Geçtiği her yerde dikkat çekiyordu. Restorant veya Han benzeri bir yere gelene kadar yürümesi hiç durmadı. Geldiği restorantın önünde durdu ve içeri girdi. Boş gördüğü bir masaya oturdu. Buraya nasıl geldiğine dahir aklında hiçbir fikri yok gibiydi. Sanki rastgele gelmiş ve oturmuştu. Restorant garsonu hızlı bir şekilde yanına gelerek "Hoşgeldiniz.. Ne istemiştiniz efendim?" diye sordu. Jutaro onu duymamıştı bile. Etrafıyla bağlantısı tamamen kopmuştu. Geçmişle ilgili daldığı düşünceleri kendi karanlığına sürüklüyordu onu. Garson ikinci kez yüksek bir sesle tekrarladı sözlerini. Bir anda irkilen Jutaro "P-Pizza.." dedi işitmesi zor bir ses tonuyla. Garson ne olduğunu tam olarak anlamadığı için onaylatmak istedi ve "Pizza'mı istiyorsunuz efendim?" diye sordu. Sorunun gelmesiyle Jutaro kafasını aşşağı ve yukarı salladı yavaşça. İsteğini onaylamıştı. Onayı alan Garson "Hemen geliyor efendim." diyerek hızlı adımlarla mutfağa yöneldi. Masada duran tuzluğa odaklanan gözleriyle hatıralarına tekrar dalan Jutaro "Neden bugün olmak zorundaydıki..." diye düşündü. Anlaşılan kendine gelmişti. Yinede üstündeki bu hüzünden bir türlü kurtulamıyordu. 5-10 dakika boyunca aynı pozda oturduktan sonra Garson'un gelişiyle tekrar irkildi. "Afiyet olsun." diyerek Pizza'yı masaya koyan Garson tekrar hızlı adımlarla mutfağa geri döndü. Önünde duran Pizza'ya odaklanan Jutaro karşısında en sevdiği yemek ile öylece duruyordu. Olucak iş değildi... Pizza önünde duruyordu ve yemek için çaba bile sarfetmiyordu. Üstelik bir gündür hiçbirşey yememişti ve bu açlıkla önünde duran bir Pizza'yı yemiyordu. "Aahh çok açım... Ama pizza yiyemiyecek kadar iştahsızım. Bu nasıl bir duygudur..." diye düşünmesinin hemen ardından yan masada oturan yaşlı adama kafasını çevirdi. Yüzündeki ifade neyseki kapşol sayesinde gözükmüyordu. Çünkü gözlerindeki şey nefretten başkası değildi. Çektiği acıyı nefretiyle gözlerinden atıyordu. Yanındaki yabancının ona baktığını anlayan yaşlı adam bakışlara karşılık verdi. Jutaro dirseğini masaya koyup kafasını eline dayadı ve "Hey yaşlı adam... Bu adadaki en yüksek yer neresi?" diye sordu. Elindeki pipo yu ağzına götüren yaşlı adam bir nefes çektikten sonra "Hmm bu restorantın kapısından kuzeydoğuya doğru git... Yanlız seni uyarayım o civarlarda kırmızı saçlı uçuk kaçık bir kız var. Ona dikkat et yabancı." diyerek cevapladı. İstediği cevabı alan Jutaro yavaşça doğruldu ve "Teşekkürler." dedi. Son kez tek bir molekülüne bile dokunmadığı pizzasına baktı. Yararı yok gibiydi gerçektende pizza bile yemiyecek haldeydi. Yinede Pizza parasını çıkartıp masaya koydu ve yavaşça dışarı çıktı. Kuzeydoğu'ya doğru uzun bir bakış atmasının hemen ardından rüzgara dönüşerek gittikçe yükseğe çıktı ve çıktı. Ağaçların sona ermesiyle büyük bir falezin tepesine geldiğini farketti. İnsan şeklini alır almaz falezin kenarına gelerek aşşağıda kayalarla büyük mücadeleye tutuşmuş denize baktı. Burası Jutaro'ya Redline'ı ve hayatında geçirdiği en kötü günü hatırlatmıştı. Bugün o günden tam tamına 6 yıl sonraki aynı gündü. Sağ elini yavaşça gözlerine götüren Jutaro elleriyle gözlerini kapadı. Ama bu çabası nafileydi göz yaşları çoktan elini aşıp yüzünde yaptığı yolculuktan sonra çenesinden aşşağıya birer birer damlamaya başlamıştı bile. "Bugün annemin ölüm yoldönümü..." beyninde yankılanan bu sözler gözyaşlarını dışarı akıtmasını sağlamıştı. Jutaro annesinin ölümünü böyle bir zamanda hatırlamıştı. Üstelik daha yeni tanıştığı dostlarıyla dolu olan geminin mutfağında. Hayatta değer verdiği en önemli varlığının kaybını böyle mutlu bir zamanında hatırlaması onu dahada hüzüne boğmuştu. Etrafında kimse olmasada bu şiddetli duygu patlamasını elleriyle kapatmaya devam ediyordu. Gözyaşları yerdeki çimlere bir bir düşerken aklından annesinin son anlarındaki görüntüsü bir türlü gitmek bilmiyordu. Dişlerini kırarcasına sıkan Jutaro öfke ve hüznü aynı anda yaşıyordu. Güneşin hemen altında olmasına rağmen tamamiyle karanlıkta kaybolmuş gibi bir haldeydi ve bu durumdan kurtulması pek mümkün olmuyacağa benziyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ve daha fazla dayanamayıp hızlı bir şekilde pelerinini üstünden attı. Öfke dolu yaşlı gözlerini denizin uçsuz bucaksız ufkuna dikerek "Seni çok özledim anne!" diye bağırdı. 6 yılda yaşadıklarının hepsi bu sözlerle birlikte denize gitmişti... Tam bu anda arkadan bir kaç ayak sesi geldi. O duygu patlamasının hemen ardından ayak sesleriyle irkilen Jutaro hırsla arkasını döndü ve gördüğü şey karşısında resmen şok olmuştu. Işığın tüm etkisini üstüne çeken kıpkırmızı saçları ile annesi karşısında duruyordu... Aslında o anın etkisiyle bir göz yanılsaması yaşıyordu. Ama karşıdakinin annesi olduğuna o kadar inanmıştı ki bir anda "Anne.." diyerek sarılma çabasıyla öne doğru atıldı. Öne doğru atılmasıyla kafasına inen sert yumruk aynı anda oldu. Bu yumruk bir anda tüm karanlığı dağıtmıştı ve Jutaro'yu kendine getirmişti. Düştüğü yerde oturma pozisyonu almasının hemen ardından bi çift söz duydu. "Ne yapıyorsun gerizekalı! Sapıkmısın nesin bir anda üstüme atılıyorsun!" Duyduğu sözlerin annesine ait olamayacağı aşikardı. Yavaşça kafasını kaldırdığında ise kırmızı saçlı, yeşil gözlü, düzgün fizikli ve kızgınlıktan gözü dönen bir kız gördü. Yaklaşık 20 yaşlarında gözüküyordu. Gözlerindeki yaş hala kurumamış olan Jutaro hayal kırıklığına uğramış bir ifade takınarak "Haa annem değilmiymiş... Ne düşünüyordum allah aşkına ben annemi kendi ellerimle gömdüm. Fazla kaptırmışım kendimi..." diye düşündü. Hemen ardından kendini çimlerin yumuşak dokusuna bırakarak uzandı. Gözleri büyüleyen masmavi gökyüzüne bakarak "Teşekkür ederim. Beni büyük bir karanlıktan kurtardın. Eğer gelmemiş olsaydın daha ne kadar o umutsuz karanlıkta kalırdım kim bilir. Bu arada sen kimsin?" dedi donuk bir ses tonuyla. Ne kadar o anki duygu patlamasından kurtulsada üstünde hala hüzün vardı. En önemlisi bu kırmızı saçlı kızda kimin nesiydi? Akla ilk gelen cevap restoranttaki Yaşlı Adamın dikkat et diyerek uyardığı o kızmıydı? Bu soruların cevabı Jutaro'nun sorusuna gelicek cevapta saklıydı...

____________________________________________________________________________________________




Heiwa Jutaro
Sencho
Sencho

Erkek Mesaj Sayısı: 17
Lakap: Tenryuubito Hantaa

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Layla Bir Salı Tem. 26, 2011 9:57 am

Dalgaların, martıların, iskeleden suya atlayan çocukların sesleri…Çocukların peşinden koşturan ve tek dertleri ıslak kıyafetler olan annelerin bağırışmaları…Sıradan, sıkıcı bir günün ortasında minik köyünün sahilinden yükselen bildik gürültülerdi bunlar. Birkaç balıkçı teknesi ve engel tanımadan suya dalıp çıkmaya devam eden çocuklar haricinde pek fazla misafiri yoktu bugün yıkık dökük iskelenin. Rüzgar, tüm haşmeti ve canlılığıyla parlayan güneşin ışıklarıyla yıkandığı için alev almış gibi görünen saçlarını göğe savurdu ve aynı anda içtiği lanet şeyin küllerinin gözüne kaçmasına sebep oldu. Büyük büyükannesi olduğunu iddia eden kadının en sevdiği küfürü savurdu ve sahildeki sinir bozucu manzaradan mümkün olduğunca uzağa gitmek için köyün merkezine doğru yürümeye başladı. Sigara içmeyi sevmezdi. Zaman zaman gerçekten insanı sinir bozucu düşüncelerden kurtarıp kurtaramayacağını merak ederdi o kadar. Sözde büyük büyükannesi gibi asırlık bir ömrü bu ufacık köyde kısılı kalarak heba edeceği gibi düşünceleri mesela. Ve tabiki yine işe yaramamıştı. Bir dahaki sefere daha sert bir şeyler denemeyi aklının bir köşesine yazdı. Boğazlanan bir kuşun tiz sesi gibi rahatsız edici bir ses ‘’Laylaaaaa!Geri döndüüün!’’ diye bağırdığında ve sarı, yumuşak bir şey tüm görüşünü engellediğinde neredeyse köyün en yüksek tepesindeki evine ulaşmıştı. ‘’Kardeşlerin nerede?’’ diye sordu minicik sarı kafaya bıkkın gözlerle bakarak. Ancak küçük kızın cevap vermesine fırsat kalmadan iki tane daha sarı kafa sokağın sonundaki köşeden fırlayıp bacaklarına yapıştı ve üstüne tırmanmaya çalıştı. ‘’Hadi bize deniz hikayeleri anlat!’’ dedi sağ bacağını çekiştiren Dorothy. ‘’Olmaz, bugün korkunç hikaye günü!’’ diye karşı çıktı sol dizine koparmak istercesine sıkı sarılmış olan Camelot. ‘’Ama ben korsancılık oynamak istiyoruuuum!’’ Bu sefer bağıransa ilk geldiği için kucağında en güzel yeri kapan Heraydı. Üçüzlerin minicik elleriyle birbilerine girmeleri sadece birkaç saniye aldı. Bunu bir fırsat olarak kullanıp kaçabilirdi aslında ama en son böyle yaptığında Camelot’un güzelim saçlarının yarısı yolunmuş, Dorothy’nin minik burnu neredeyse yarım saat boyunca kanamış, Hera’nın ise gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Kaçmak yerine kendini ateş hattına atıp ufaklıkları ayırmayı seçti. ‘’Deniz hikayeleri anlatacak kadar yaşlı değilim, o işi Afrodit denen dinazor benden iyi yapıyor, korkunç hikayelerden korkuyorum ve korsancılık oynarken yüzemeyen birisini gemi olarak kullanmak pek hoş bir espri anlayışı değil. Şimdi gidip yaşıtlarınızla oynayın ya da beraber içmeye gidin. Ne bileyim bulun işte bir şeyler.’’
‘’Camelot!!Dorothy! Hemen buraya gelin!’’ Anneleri sanki hastalık taşıyormuş gibi çocukları ondan söküp aldığında hiçbir şey söylemeden ağlayarak uzaklaşan üçüzleri izledi. Tüm köylülerin içinde bir tek bu üçü onu sevmiş, olduğu gibi kabul etmişti. Şaşırarak onlarla vakit geçirmekten hoşlandığını fark etti. Ve gitmelerine üzüldüğünü. Elbette yarın sabah tekrar bulacaklardı onu ama birgün onlarda anneleri gibi ondan kaçmaya başlayacaklardı. Hep böyle olmuştu şimdiye kadar. Birkaç dakika sonra kasabanın dışındaki tepede terk edilmiş gibi duran tanıdık kulübeyi gördüğünde belki de üçüzleri alıp buradan kaçmanın daha iyi olabileceğini düşündü iç çekerek. Belki de buraya hiç dönmemeliydi. Bunu kaç kez düşündüğünü sayamamıştı, ama bu yerde onu mıknatıs gibi çeken bir şeyler vardı hep. Minik evinin mutfağına girdiğinde içinde ne olduğunu bilmek istemeyeceği bir tencereden rahatsız edici kokular yükseliyordu. Duvarları yüzlerce saatle ( Hepsi de yanlıştı ) ve yarım akıllı ihtiyar cadının kendisine ait olduğunu iddia ettiği onlarca fotoğrafla süslü, bunaltıcı mutfağın içindeki tek masaya oturdu ve yıllar önce sadece ‘’Ben senin çok büyükannenim’’ diyip onu yanına alan kadının olağan gevezeliklerini duymazdan gelmeye çalıştı. ‘’Bir denizci! Ve sonra bir tane daha! Hayır hayır elbette kaçmadım, hepsini bir bir denize döktüm diyorum size! Ben korsanlar kraliçesi Afroditim! Size diyorum uyuz veletler beni dinlemeyecekseniz ne diye geldiniz kapıma! Burada yaşayan kan asil bir kan! Burası bir kahramanlık yuvası! Oğlum Sezar taaaa yeni dünyada tanınmış bir korsan, onun oğlu Arthur tüm Grand line’da ki kralları ve denizcileri dize getiren bir cengaver! Onun kızı Layla…Layla…Lay…Bu nerden çıktı…Ne diyordum ben be?!’’
‘’Torununun nasıl da maceradan maceraya koştuğunu anlatıyordun.’’ dedi en sonunda bu sefer ne uyduracağını merak ederek. Öyle yaşlıydı ki neredeyse üçüzler kadar minicik olmuş, gözlerini göz kapaklarındaki kırışıklıklardan açamaz hale gelmişti. Ama arada sırada insana numara yaptığını düşündürecek kadar çevik haraket ediyor, bulanık zihni şaşırtıcı biçimde berraklaşıyordu. Sesin geldiği yöne dönüp minicik kara gözlerini ondan beklenmeyecek bir büyüklüğe getirdi. Dövmelerle dolu kollarından birisini uzattı ve kızı masadan aşağıya öyle bir güçle çekti ki neredeyse düşürüyordu. ‘’Yemek masasına oturulmaz! Git ellerini yıka, yemek hazır.’’
‘’O şeyi yemem için beni öldürmen gerek. Ve hoş bulduk.’’ diye homurdansa da kendine bir tabak aldı ve masaya oturdu. Yaşlı kadın buruş buruş elleriyle pis kokulu yemekle dolu tencereyi masaya vurdu. ‘’Bunun içinde ne var?’’ diye sordu Layla endişeyle. ‘’ İki gün önce ormandan topladığım renkli mantarlar ve bal.’’ Diye cevapladı yaşlı kadın. Bunu söylerken kendisiyle epey gurur duyduğu belliydi.
‘’Mantarların şapkaları benekli miydi?’’
‘’Hem de saçlarının renginde benekleri olanlardan. Şifalı mantarlar bunlar.’’
‘’Zehirleneceğiz’’ dedi kız ama muhtemelen midesi buna tepki vermeyecekti. Artık bağışıklık kazanmıştı. İhtiyar kadın 10 senedir bir kez bile sağlıklı bir şey pişirmemişti. Babasının gemisinde yediği yemekleri özlemeyi bırakalıysa çok olmuştu. İhtiyarın görüntüsüyle ilgili gevezelikleriyle geçen sıkıcı bir öğlen yemeğinin ardından içinde yapış yapış bir şeyler olan bir tatlı geldi önüne.
‘’İçine-‘’
‘’Şahane.’’ dedi duyacağı şeyin hoşuna gitmeyeceğinden emin olduğu için kadının sözünü keserek. Tatlıyı da bitirdikten ve tabağına yapışan ve yapıştırıcı olduğundan ciddi ciddi şühelendiği şeyi çıkarmak için biraz çabaladıktan sonra ayağa kalıp kapıya doğru ilerledi. Tam kapının kolunu tuttuğu sırada yarım akıllı bir ihtiyarın sesi değil sorgulayan ve biraz da azarlayan otoriter bir ses durdurdu onu. ‘’Yine nereye gidiyorsun Layla?’’
‘’Bahçeye çıkıyorum. Bir süre buralardan çok uzaklaşmayacağım, merak etme.’’
‘’Merak ettiğimi nereden çıkardın, yarım akıllı kız!’’ Yumuk gözleri yine şaşırtıcı bir büyüklüğe gelmişti. Layla biraz ürkerek kadının kendisini süzen kara gözlerini takip etti ve gözlerin yeni yaptırdığı dövmede odaklandığını gördü. ‘’Bu güzel olmuş. Aynısından ben de yaptıracağım.’’dedi hastalıklı bir öksürükle boğulan sesiyle. Pençe gibi elleri kızın kolunu tuttu ve onu dönmeye zorladı. ‘’Şu metallerden takacağına bir iki dövme daha yaptırsaydın ya! Atalarına hiç mi saygın yok senin?! Herneyse…Siz veletler hep böylesiniz zaten. Hazırlan. Bu akşam dolunay var. Kutsanacağız. Sonra hangi cehenneme istiyorsan oraya git.’’ Abuk bir kırmızı olan çizmelerini yaşından beklenmeyecek bir hızla ayaklarına geçirirken bir yandan da küpeleri hakkında söylenmeye devam ediyordu. ‘’Mıknatıs tutmalı sana…’’
İtiraz ederek vakit kaybetmedi. Yaşlı kadının batıl inançlarından ve kendince yaptığı ‘atalarımıza saygı’ ritüellerinden o istemediği sürece kaçmak imkansızdı. Umursadığından değil, ama dolunay akşamlarında minik kulübenin etrafını kaplayan çalıların arasına saklanıp onları izleyen çocuklardan ve çocuklarını ondan ve büyük büyük annesinden kaçırmaya çalışan anne babalardan sıkılıyordu. Bu küçük kasabada geçirdiği 10 yıl boyunca kimseye bir zararı dokunmamıştı aslında. En azından çok bir şey yapmamıştı. Tek istediği kendi haline bırakılmaktı fakat insanların gem vuramadıkları merakları onu tam da korktuğu şeye, bir ilgi odağına dönüştürmüştü.
Yerleri süpüren beyaz elbisesini giydi ve bezgin adımlarla bahçeye indi. Balkabaklarının arasındaki küçük iki daireden kendisine ait olanın içine girip Afroditin saçma sapan duasının bitmesini sabırla beklemeye başladı. Dolunayın çıkmasına daha saatler olduğunu hatırlatma gereği duymadı zira Afrodit saatin kaç olduğuna kendisi karar verirdi. Mutfak duvarındaki saatlerden bir tanesini gözüne kestirir ve tüm günü ona göre planlardı. Bir açıdan epey dakik ve programlı bir kadındı aslında. Kendisi onu bile beceremiyordu. Yaşlı kadın, kendisinden bile yaşlı olan ve artık grimsi bir renge dönen eski püskü elbisenin eteklerini tutup etraflarındaki mumların alevlerini dalgalandıran ama söndürmeyen bir esinti yaratarak dans etmeye başladığında duydu onu.
"Seni çok özledim anne!"
İlk önce epey çılgın bir düşünce geldi aklına. Afrodit’in ölmüş oğullarından birinin yarı saydam hayaletinin onlara doğru koşuyor olabileceği fikriyle irkildi. Gözlerini ihtiyardan ayırıp merakla etrafına bakınmaya başladığında sesin tepenin ucundaki bir adamdan geldiğini fark etti. Tamamen transa geçmiş olan ve her şeyden habersiz deli gibi dönmeye devam eden Afrodit’i hayaletleriyle bir başına bırakıp uca doğru yürümeye başladı. Kasabadaki herkes bu tepenin onun yeri olduğunu bilir ve buradan mümkün olduğunca uzak dururdu. Hatta bazılarının burayı onun adıyla andığını ve birçok ürkütücü hikaye uydurduklarını da duymuştu. Bu sayede uzunca bir süredir küçük kulübesinde biraz olsun huzur bulmayı başarmıştı. Afrodit’e rağmen. Şimdiyse bir yabancı kaygısızca gelip onun sınırlarını ihlal ediyordu. Sinirli adımlarla adama doğru ilerledi. Ancak daha orada ne halt yediğini sormaya fırsat bulamadan yabancı aniden kafasını çevirdi ve doğrudan gözlerine baktı. Gözleri parlak bir maviydi. Hüzünle gölgelenmiş yüzünde alev alev parlıyorlardı. Saçlarıysa tıpkı onunkiler gibi kırmızıydı. Ama daha koyu ve yoğun bir kırmızı. Öyle ki güneş ışığı saçlarının kızılında emilip kayboluyor gibiydi. ‘’Anne…’’ dedi adam şefkat dolu titrek bir sesle. O ana kadar adamın garip görüntüsüyle ilgilenmekte olan Layla bu kelimenin gücüyle irkildi. Anne mi? Şu çocuk doğuranlardan mı? Korku içinde ne zaman bu boyda bir çocuk yapmış olabileceğini hatırlamaya çalışırken adam onu daha büyük bir şoka sürükleyerek üstüne atladı. Tepkisi hızlı ve net oldu. "Ne yapıyorsun gerizekalı! Sapıkmısın nesin bir anda üstüme atılıyorsun!" Attığı yumruğun acısının eklemlerini sızlatmasını umursamadan bir yenisi için hazırlandı. Ancak yabancı hiçbir şey olmamış gibi küstahça yere uzanmakla yetindi. "Teşekkür ederim. Beni büyük bir karanlıktan kurtardın. Eğer gelmemiş olsaydın daha ne kadar o umutsuz karanlıkta kalırdım kim bilir. Bu arada sen kimsin?" Kim miydi? Bunu soranın o olmaması gerektiği acaba yeterince açık değil miydi? Adamın kendisiyle dalga geçip geçmediğini kontrol etmek istercesine eğildi ve gökyüzüne doğru bakan gözlerini görmeye çalıştı. ‘’Kurtardım mı? İsteyerek yapmadım…Ve bilmem farkında mısın…Burası benim yerim. Bir yumruk daha yemek istemiyorsan git buradan.’’ Taviz vermez bir sesle konuştuğunu sanmıştı. En azından ummuştu ama aldığı cevap sadece "Yumruk atmak istiyorsan istediğin kadar atabilirsin ama gücünü boşuna harcama. Bana zarar veremezsin. En son adını sormuştum ama..?" oldu. Daha fazla uğraşmaya değecek bir şey yoktu. Adam bir başkasının topraklarında olmaktan rahatsız olmuş gibi görünmüyordu ayrıca insanları dövmekte pek adeti değildi. ‘’Adım Layla...Neden bu kadar merak ettiğini anlamasam da...’’ dedi teslim olarak ve arkasını dönüp uzaklaşmadan önce adama son bir bakış attı. Az önceki hüzünlü yabancı gitmiş, yerine gamsız ve küstah bir genç gelmişti. En fazla onsekiz yaşında gösteriyordu. Kendine bu kadar güveniyor olmasa macera peşinde koşan tecrübesiz bir çocuk sanılabilirdi. Belki de gerçekten öyleydi kim bilir…Kız derin bir iç çekti. Her kimse ve neyse burada çok uzun süre kalmayacaktı. Muhtemelen şuan ona hiç görünmeyen birileriyle derin bir sohbete dalmış olan Afrodit’in gri elbisesini savuruşunu görebiliyordu. Uyanmadan önce yanına gitmeliydi. İhtiyarın sinirlenince ne yapacağı belli olmuyordu. ‘’Bu gece dolunay var. Afrodit hayaletlerini başına salmadan git.’’ Dedi bezgin bir sesle ve tekrar balkabaklarıyla dolu bahçesine doğru ilerlemeye başladı. Ancak genç adamın sesi onu bir kez daha durdurdu. "Adını söyleme nezaketini gösterdiğin için teşekkürler. Bende Jutaro. Tanıştığıma memnun oldum Layla... Afrodit olayına bir anlam veremedim ama burda durmak istiyorum. Merak ettimde.. Neden kasabadan bu kadar uzakta yaşıyorsun?" Taşlı zeminde ilerlemeye çalışan büyük, kanatlı bir yaratığı nazikçe eline aldı ve saklamaya gerek duymadığı bir kahkaha atıp hala gökyüzünü seyreden adama baktı. Bir sapık için epey nazikti. Afrodit’in bir sure daha yokluğunu farketmeyeceğinden de emindi. Gözlerini avucundan ayırmadan adamın yanına oturdu ve böceğin avcunun içinden parmaklarına tırmanmasını izlerken ‘’Uçamıyor’’ dedi sadece kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle. ‘’Gökyüzünü özlüyor olmalısın…’’ Adı Ju’lu bir şey olan gencin kıkırdaması gözlerini tekrar ona çevirmesini sağladı. Belli ki onu duymuştu. ‘’Kasabadakilerle aramda bir anlaşma gibi. Onlar beni rahatsız etmiyor ben de onları.’’ dedi omuz silkerek. Adamın pervasızlığını hatırlayınca ekledi. ‘’Tabi senin gibileri hesaba katmamıştım.’’ Avucundaki kocaman böcek tek kanadıyla havayı dövüyor ve çok sevdiği gökyüzüne ulaşmak için çabalıyordu. Parmağını hayvanın sert kabuğunda gezdirdi ve sakinleştirici bir şeyler fısıldadı ama hiçbir şeyin onu durduramayacağını biliyordu. Derin ve hüzünlü bir iç çekişin ardından zavallı Brütüs’ü (ona taktığı isim buydu) yere bıraktı. Deli gibi kanat çırparak ve taşların arasından ilerleyerek ondan uzaklaşan böceği izlerken yarın sabaha kalmadan ölmüş olacağını biliyordu. Tekrar genç adama döndüğünde şaşırtıcı derecede ciddi bir ifade takındığını gördü. "Hmm şimdi hatırladımda restoranttaki konuştuğum yaşlı adam kırmızı saçlı bir kız görürsen dikkat et demişti... Cidden bazı insanları anlamakta güçlük çekiyorum. Önyargılarından kurtulmayı asla başaramayacaklar." Nadiren yaptığı bir şeyi yapıp gülümsedi. ‘’İnsanlar daha konuşmayı ve yürümeyi öğrenmeden kıskançlığı ve bencilliği öğrenir, bunlardan kurtulmaları bu yüzden imkansızdır ama önyargılar kıskançlık ya da bencillik gibi değildir Bay Ju. Sanırım iki tarafta yeterince çabalarsa üstesinden gelinebilir. Sorun bende. Ben insanların benim hakkımda ne düşündüklerini umursamıyorum. Onlarla birlikte olmaktan hoşlanmıyorum. Onlarda benim insanları çiğ çiğ yediğime inanmaya devam ediyorlar. Ya da her neye inanıyorlarsa işte.’’ Neden orada oturmuş bir yabancıyla sohbet ettiğine anlam veremese de tanımadığı birileriyle konuşmak hoşuna gitmişti. Adam biraz düşündükten sonra gözlerini engine mavilikten ayırmadan cevap verdi.
"Yüzde yüz haklısın. Ama burda sorun tamamen sende olmuyor. Sende yaşadıklarına göre tavrını alıyorsun. Sonuçta kimse durup dururken birşeyler hakkında iyi veya kötü fikre kapılmaz. Yaşadıkları buna sebep verir... Bu yüzden kendini suçlama. Peki Layla sevdiğin birşey varmı. Bu benim hazinem diyebileceğin?"
Hazinesi var mıydı? Sevdiği bir şey? Belki babası…Ya da yolculuk ettikleri gemide bıraktığı kutu…Gezdikleri her yerden aldığı ufak tefek şeylerle dolu o kutu onun gerçek hazinesi olabilirdi evet. Ama sevdiği pek çok şeyi yıllar önce denizde bırakmıştı. O günden beri tek hazinesi denize duyduğu, özgürlüğüne duyduğu büyük özlemi olmuştu. Yıllar içinde bu özlem öylesine büyümüştü ki onu içinden söküp atmayı başarırsa geriye bir şey kalmayacakmış gibi hissediyordu. ‘’Yok.’’ dedi başını dizlerine dayayarak. ‘’Bir şeylere bağlanmayı pek sevmiyorum. Peki ya senin Ju-kun? Bir hazinen var mı?’’
"Hmm benim hazinem öncelikle-‘’ -bileğindeki bilekliği gösterdi- ‘’bu bileklik. Annemden bana kalan tek şey. O yüzden ilk hazinem o.. Daha yeni şu günlerde edindiğim hazinem ise tayfam. Ben korsanım. Üstüne üstlük birde kaptanım." Tüm yüzüne yayılan bir sırıtışla tanıştıklarından beri ilk kez gözlerini denizden ayırdı ve Layla’ya baktı.
‘’Ve kendini beğenmişsin.’’ dedi kız ancak tamamen altüst olmuştu. Sebebi genç adamın vakarı ya da bu kadar genç yaşta kaptan olmuş olması değildi. Sebebi babasını hatırlamasıydı. Şimdi neredeyse yüzünü bile hatırlamakta zorlandığı, bir korsan gemisinin kaptanı olan babasını. Ona, daha yürümeyi bile beceremezken denizle ilgili her şeyi ve onu sevmeyi öğreten babasını. Dalgaların sesi ninnisi, fırtınalar oyuncağı olmuştu. Bunca yıl sonra bile babasını özlemiyordu. Sadece denizi özlüyordu. Dalgaların dövdüğü kayalıklara çevirdi gözlerini. ‘’Güzel olmalı…’’dedi umursamaz görünmeye çalışarak. ‘’Denizde olmak yani…Burada ne yapıyorsunuz? Tayfan nerede?’’ Adam sanki tatsız bir şeyleri hatırlamış gibi yüzünü ekşitti ve derin bir iç çekti. "Orasını hiç sorma.. Dün gece bir fırtınaya yakalandık. Kalktığımda karaya oturmuştuk. Neyseki kimseye zarar gelmedi. Denizde olmak güzel şey evet. Özelliklede güvenebileceğin dostların varsa.. Peki sen denizi severmisin veya denize hiç açıldınmı?" Cevap verip vermemek arasında gidip geldiği kısa bir an boyunca sessiz kaldı. Afroditle bile bu konuyu konuşmazlardı. Bir yabancıyla konuşmak hiç mantıklı ve gerekli gelmiyordu kulağa. Ama içinde her şeyi bu hiç tanımadığı korsana anlatmak için inanılmaz bir istek vardı. Onunla konuşmak en azından ruhen denize açılmak gibiydi. Bir korsan…Fırtınada karaya oturmuştu gemileri ama şüphesiz ki kısa sürede tekrar denize açılacaklardı. Ve sadece hayal ettiği maceralar onları bekliyor olacaktı. ‘’ ‘Deniz kızdığında ne yapacağını bilmek bir korsanın öğrenmesi gereken ilk şeydir’ derdi babam.’’ dedi yanına gelen siyah kedi yavrusunu severken. ‘’Babam bir korsan. Senin gibi kaptan. Küçükken onunla beraber yolculuk ediyordum. Denizi severdim. Hala severim.’’ Gözlerini adamın mavi bakışlarından kaçırma gereği duymadı.

"Vaaaay baban bir korsan ve kaptan haa.. Eminim çok havalı biridir" diyerek doğruldu ve ellerini geriye dayayarak oturup gülümsedi. " Denize olan sevgin belli oluyor. Denizden bahsetttiğin anda bile gözlerin parlıyor da anlamadığım şey ona özlem duyuyor gibisin. Özlemin nedenini anlayamadım?"
‘’Sadece özlüyorum. Sebebi yok’’ dedi geçiştirmeye çalışarak ama oğlanın ısrarcı bakışlarından kurtulmanın imkanı yok gibiydi. ‘’10 yıl once bana epey lezzetli görünen bir meyve bulduk. Acıktığım bir anda kimseye sorma gereği duymadan yedim. Tadı berbattı. Daha kötüsü artık yüzemiyordum. Anlayacağın sevgili babamın bana denizle ilgili anlatmadığı tek şey şeytan meyveleriydi. Ne kadar havalıdır bilmiyorum ama epey inatçı bir adamdı. Yüzemeyen bir korsan en çılgın rüyalarında bile olacak bir şey değildi onun için. Sonra da kendimi burda buldum. Tahmin edebileceğin gibi denize açılmak benim için boğulmak demek. En azından henüz böyle yaşamayı mı yoksa denizde ölmeyi mi istediğime karar veremedim diyelim.’’
"Demek sebebi buydu... Ne yazık." dedi ve gözlerini kızın gözlerine dikti. "Bende şeytan meyvesi yedim. Denizi senin kadar sevmediğim için yüzmemek sorun olmamıştı. Sana söyleyebileceğim şey ise eğer bir şeyi yapmak istiyorsan ve bu istediğin şey seni tehlikeye sokacaksa, güvenebilecek dostların olmalı! Bu sayede hiç korkmadan arkanı onlara teslim ederek önüne odaklanabilirsin. Bunu başarırsan denize de açılabilirsin." Sıcak gülümsemesi tüm yüzüne yayıldığında kız da elinde olmadan gülümsedi. Arkadaş edinmek balık tutmak gibi olsaydı eğer nasıl bir tayfası olacağını ve güvenilir bir arkadaş olmanın nasıl bir fantazi olabileceğini hayal edip kıkırdadı. Beyaz elbisesindeki tozları çırpıp ayağa kalktı. Kendi dünyasına dönme vakti gelmişti. ‘’Gitmek istediğin yer neresi Ju-kun?’’
Tekrar bir gülümsemeyle aydınlandı mavi gözleri. ‘’Önce Loguetown oradan da Grandline.’’ Tahmin ettiği gibiydi. Böyle bir adamın başka bir amacı olamazdı. İç çekti ve aniden hızlanan rüzgarın uğultusunu bastırmaya çalışarak sesini yükseltti. ‘’Afrodit’in hayaletleriyle ilgili söylediklerimi yabana atma ve güneş batmadan buradan ayrıl. Normalde zararsızdırlar ama balkabaklarını yabancılara atmayı seviyorlar. Sana tavsiyem diğer korsan gemilerinin takip ettiği yola girmemen. Eğer kuzey doğudan gidersen daha uzun bir yola girmiş olacaksın. Ama orada sular daha sakindir. Kestirmeden gidersen ilk girdapta denizin dibini boylarsınız. Benim yerime de Grandline’I fethet Ju-kun…Denizde hayal edemeyeceğin kadar çok tehlike vardır ve hepsi de bulaşılmak için. Dediğin gibi, güvenebileceğin dostların olduğu sürece korkacağın bir şey yok. Bakarsın birgün tekrar denizde karşılaşırız.’’ Hikayeler anlatmayı seven ilginç bir adama verilcek türden manalı bir gülümsemenin ardından gözlerini şimdi iki büklüm olmuş yerde bir şeyler arayan Afrodit’e çevirdi. Sıradan bir hayatın kollarını açıp onu beklediği kulübesine doğru ilerlemeye başlamıştı ki arkasında ayak sesleri duydu. Adamın peşinden geldiğini düşünerek hemen arkasını döndü ama genç adam uçurumun tam kenarında duruyordu. Mavi gözlerini göğe çevirdi ve sanki kızla değilde denizle konuşuyormuş gibi, ona meydan okuyormuş gibi "Denizlere benimle açıl... Deniz özlemini gidermeyi istiyorum!" dedi dalgaların sesini bastıran gür bir sesle. Yanlış duyduğunu düşünüp adama yaklaştı. Eğer gözleri bu kadar inançlı bakıyor olmasaydı ve sonrasında kızı şok ederek kendini uçurumdan aşağıya bırakmasaydı, bir kahkaha atabilirdi. Adam yüzünde şen bir kahkahayla gözden kaybolurken sadece baktı. Evet o da bazen beklenmedik şeyler yapardı. Ama hiçbir şey yokmuş gibi ölüme atlamak?! Ne yapıyordu bu gerizekalı?! Daha az once şeytan meyvelerinden bahsetmemişler miydi?! Şaşkınlıkla uçurumun kenarına koştu ve boğulan bir adam- en iyi ihtimalle - görmeyi bekleyerek aşağıya baktı. Dalgalar yosun tutmuş kayalıkların üzerinden sabun köpüğü gibi kayıyordu. Su her zamanki mavisindeydi. Ne suda boğulan ne kayalıklara çarpıp ölmüş bir adam vardı. Hiçbir şey yoktu. Biran için adamın yukarıdan görülemeyecek kadar küçük parçalara ayrılmış olabileceğini düşündü. Eğer öyleyse belki de yokluğu farkedilmezdi. Bu fikri hemen aklından attı. Bir yabancı da olsa tayfası, dostları buradaydı. Üstelik muhtemelen ona değer veriyolardı. Bu tepede yaşayan iki kaçığın sözleri de kimseyi inandırmaya yetmeyecekti elbette. Afrodit cadısı bir yolunu bulabilirdi. Ama kendisi için yolun sonu olurdu bu. Çaresizce ne yapacağını düşünürken yüzünde sert bir rüzgarın dokunuşunu hisetti. Normal olmayan bir rüzgarın. Sanki canlıymış gibi etrafında dolaşıyor ve anlamadığı bir şeyler fısıldıyordu. Bir an sonraysa az once ölüme atlamış olması gereken adamın varlığını tam arkasında hissediyordu. "Eğer benimle açılırsan senden birşey isteyeceğim. Aşağıya atla... Bana güvenebiliceğini hissediyorsan atla ve seni kurtarmamı bekle. Çok sevdiğin denizin içinde."
Atlamak? Onunla denize açılmak kadar çılgın bir fikirdi. İmkansızdı. Saçmaydı. Hem ne diye o dedi diye atlayacaktı ki? Ama bu fikrin cazibesi kanının akşını hızlandırmıştı bir kere. Bu hissi biliyordu. Daha once pek çok kez yaşamış ve hiçbirinde karşı koymayı başaramamıştı.
Kaybedecek bir şeyi yoktu. O an uçurumun kenarında, ölümün kıyısında dururken bunu farketti. Hiç olmamıştı. Onun için bu kasaba zaten bir mezardı. Öte yandan atlarsa onu bekleyen şey sadece denizdi. Yıllardır birtürlü kurtulamadığı sorunun cevabını bulmuş olmanın verdiği keyifle yüksek sesli bir kahkaha attı ve düşünmeden, sebepsizce kendini uçurumdan aşağıya bıraktı. Masmavi sulara yaklaştıkça uzun zamandır ilk kez nefes aldığını hissediyordu.

Layla
Nabigeetaa
Nabigeetaa

Kadın Mesaj Sayısı: 5

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Xaron Baenre Bir C.tesi Tem. 30, 2011 7:12 am

Gözlerini açtığında önündeki sahne karşısında şaşkınlığa düşen çocuğun gözleri yavaşça dolmaya başladı. Kelimeler ağzından zor dökülüyordu. Sessizce “Anne… Baba…” diyebildi. Ardından bir kaba el onu ensesinden tutup havaya kaldırdı. Çocuk artık gözyaşlarını tutamıyor hüngür hüngür ağlıyordu. Onu havaya kaldıran denizciyle yüz yüze gelince irkildi. “Artık konuşacaksındır herhalde değil mi çocuk? Meyve nerede? Söyle bana! Eğer annen ve babanla aynı kaderi paylaşmak istemiyorsan konuş çocuk!” Çocuğun ağlaması bu sözler üzerine kesildi. Kısa süren sessizliğin ardından onu tutan denizci yere yığıldı, çocukta onunla birlikte. Yerden kalkan sadece çocuk oldu. Çocuğun denizcinin kanında yüzmüş gibi bir hali vardı. Elbisesi kanlar içinde olmasına rağmen üzerindeki kana sadece bakmakla yetindi. Birden etrafı karanlık sardı. Hiçbir ışığın delip geçemeyeceğini sandığı zifiri bir karanlık. Kafasını kaldırıp yavaşça etrafına bakındı. Gözlerinde hiçbir duygu olmaksızın derin karanlığa öylece bakıyordu. Birden bir ses duydu. Karanlığın içinde adeta bir ışık gibi aydınlık, sıcak fakat gür bir ses. Çocuğa sesleniyordu. “Gel benimle.” Bu sözler üzerine çocuk yürümeye başladı. Yürüdükçe yüzüne çarpan rüzgâr artıyordu. Onu engellemeye çalışıyordu sanki. Şiddetli rüzgâra rağmen yürümeye devam etti. Ta ki sesin kaynağına ulaşana kadar…

Xaron derin bir nefes alarak yattığı yerde hızla doğruldu. Başta sonuna kadar açık olan gözleri rüyanın etkisini üzerinden atınca önce kısıldı sonra tamamen kapandı. İç çekerek ayağa kalktı. “Ne oldu bana?” Geçmişi adım adım geri sararken tayfadan kimsenin güvertede olmadığını fark etti ve fırtınadaki bayılışını hatırladı. “Kendimi fazla zorladım sanırım.” Birden şiddetli baş ağrısı yüzünden sendeledi. “Ahh! Beş büyük bitirmiş gibiyim” dedi başını ovuştururken. Gemide onları aramaya hiç niyeti yoktu. Ağır adımlarla güvertede ilerlemeye başladı. Karaya oturmuş olduklarını görünce “Harika. Gerçekten harika. Kendi gemisine kaptanlık etmeyen vardığı limana şaşmamalıdır zaten” dedi sıkıntıyla. Bu, bir süre burada kalacakları anlamına geliyordu. “Bütün gün burada oturup sıkıntıdan patlayamam. En iyisi adayı gezmek” diye düşündü. Güverteden atlamaya hazırlanıyordu ki aniden durdu “Jutaro umarım bu seferde yeni birini bulmaz…” diye mırıldandı. Arkasını dönüp güverteye son bir kez baktıktan sonra kendini aşağıya bıraktı.

Atlamanın etkisiyle bileklerine kadar kuma gömülünce kendini yere bıraktı ve ayakkabılarını çıkarttı. Ayakkabılarının içi kumla dolmuştu. Kumu çıkartmak için yukarı aşağı sallarken ayakkabıda bir delik olduğunu fark etti. “Ne güzel… Bir bu eksikti zaten.” Deliklikli ayakkabıyı biraz daha inceledikten sonra ayağına geçirdi ve ayağa kalktı. Birden ensesinde bir sıcaklık hissetti. Ortada bir gariplik olduğu zaman hep olurdu bu. Kafasını çevirmeden göz ucuyla etrafı incelediğinde kayaların ardından birinin onu gözetlediğini gördü. Yavaşça yabancıya döndüğü anda gözetleyen irkilmiş olacak ki gözden kayboldu. Birkaç saniye sonra meraklı gözler tekrar belirince Xaron konuşmaya yeltendi. “Iı.. Me-Merhaba?” Gözler tekrar yok olunca Xaron pes etti. “Adanın sakinlerinden sanırım” diye düşündü. “Üstüne gitmeye gerek yok.” Kumlara bata çıka zorla yürümeye çalıştı. Hatasının farkına varıp “Neden bu kadar uğraşıyorum ki?” dedi ve meyve gücünü kullandı. Kumlardan kurtulmasının ardından uzakta gördüğü yerleşkeye doğru yürümeye başladı.

Sessiz sakin bir köye benziyordu. Birde yol boyunca ‘kim bu yabancı?’ diyen meraklı gözler olmasa daha iyi olacaktı. Anlaşılan adada yabancı birini görmeye alışık değillerdi. Kimseye aldırış etmeden yürümeye devam etti. Kısa süren bu yürüyüşün ardından delik ayakkabının altından ayağına taşlar batmaya başlamış karnı da açlık alarmı veriyordu. Xaron karnını tutup guruldamayı önlemeye çalışırken bir ses duydu. “Beyaz kafalı gel buraya.” Ona seslenildiğinden emin olmak için önce etrafına bakındı sonra eliyle kendini işaret etti. “Sen ve benden başka ak saçlımı var burada?” Yaşlı kadının buyurgan sözlerinden hoşlanmamasına rağmen yinede kadını takip etmeyi seçti. Ufak bahçeli bir kulübeden seslenen kadının hayattan bezmişliği yüzünden okunuyordu. Buna rağmen etrafında aydınlık bir havası vardı. Bahçeden geçerken burayla bir süredir ilgilenilmediğini fark etti. Çiçekler solmuş, toprak kupkuruydu. Yılın bu zamanında meyve vermesi gereken ağaçlarda bile meyve yoktu. Kadının yaşlı olması onu bahçe işlerinden uzak tutuyordu herhalde. Tahta kapıyı açarken çıkardığı gıcırtı Xaron’un kulaklarını tırmaladı. Anlaşılan ilgilenilmeyen tek şey bahçe değildi…

İçeri girerken “Yaşlı bir kadın ne kadar tehlikeli olabilir ki?” diye düşünüyordu ama yanıldığını masaya oturduğu anda ağzına tıkılan kurabiyeler neredeyse boğulmasına yol açarken anladı. “Hepsini yiyeceksin tamam mı?” Kurabiyelerin bir kısmını çiğnemeyi başardıktan sonra garip bir sesle “Toğom” diyebildi. “Ulu Roger aşkına… Ne yapıyorum ben? Ne işim var burada?” diye düşündü ve kendini silkeledi. Yaşlı kadının mutfakta olmasını fırsat bilip sessizce ayağa kalktı ve parmak ucunda kapıya doğru ilerlemeye başladı. Her şey plana göre gidiyordu ama kapıyı yavaşça açtığında gıcırdaması yaşlı kadının bir anda Xaron’un arkasında belirmesine sebep oldu. Kadını aniden arkasında görünce Xaron korkarak haykırdı. “Aaaa! Sen nereden çıktın be?! Büyü falan mı yapıyorsun seni yaşlı cadı?!” Kadında aynı ses tonuyla bağırdı. “Kulaklarımı sağır mı zannettin sen velet! Yaşlı cadıda ne demek?! Annen yaşında kadınla böyle mi konuşuyorsun?” Xaron pes edip “Tamam, tamam… Özür dilerim.” diyerek tekrar masa başına geçti. “Ne derdi var bunun? Bir yabancıyı evine alıyor. Sonrada bir şeyler ikram ediyor…” Kurabiyeleri yavaş yavaş kemirirken bir yandan da göz ucuyla evi inceliyordu. Eşyaların eski çağlardan kalma bir hali vardı. Orada burada örümcek ağları. Ev tam anlamıyla dökülüyordu. “Hey büyükanne neden bu kadar pasaklısın?” Mutfaktan sinirli bir ses yükseldi. “Kes sesini ve kurabiyeleri ye!” Kurabiyeler… O kadar çok kurabiye yemişti ki artık nereye baksa kurabiye görüyordu. Tabağı ileri ittirip ayağa kalktı. Etrafına bakınırken dolabın üstündeki birkaç resmi fark etti. Dolaba ağır adımlarla yaklaşıp çerçeveyi eline aldı. Bir aile fotosuydu. Büyükannenin gülebildiğini sanmıyordu ama bu resimde torunu olduğunu sandığı çocukla birlikte çok mutluydu anlaşılan. “Yanındaki kocası olmalı. Şunlarda oğlu ve gelini herhalde…” Mutfağa doğru baktı. Diğerleri şimdi neredeydi? Başka bir yere mi taşınmışlardı? Yoksa artık bu dünyada değiller miydi? Öğrenmenin tek yolu sormaktı. Elindeki çerçeveyle mutfağa daldı. Yaşlı kadın yeni kurabiyeler yapmakla meşguldü. “Umarım benim için yapmıyordur onları.” diye mırıldandı midesinin durumunu düşünerek. Onu duyan babaanne döndü ve “Elbette senin için yapıyorum” dedi. Xaron iç çekerek “Her zamanki gibi kulakların keskin” dedi. Elindeki çerçeveyi göstererek “Bunlar kim?” diye sordu. Yaşlı kadın resmi alıp bir süre inceledi. Kısa süren bir sessizliğin ardından Xaron konuştu. “Hey, uykuya mı daldın büyükanne?” Yaşlı kadın sadece “Ailem” dedi. Resimdeki kişileri tek tek parmağıyla göstererek tanıttı. Torununu gösterirken duraksamıştı. Xaron kendine bir sandalye çekip ters bir şekilde oturdu. “Ee… Neredeler?” dedi merakla. “Ne çok soru soruyorsun sen yahu. Fazla me-” Xaron’un bakışlarını görünce cümlesini bitirmekten vazgeçti. “Kocam Frank’i 10 sene önce kaybettim. Bana hep iyi bir eş oldu.” İç çekerek devam etti. “Gelinim Maria bilinmeyen bir hastalıktan yatağa düştü ve kısa sürede öldü. Bu 2 sene önceydi. Hiç olmazsa acısız bir ölüm oldu. Karısını kaybeden oğlum Marc adadan uzaklaştı oğlunuysa bana bıraktı.” Geldiğinden beri ev bomboştu. Torun falan ortalıkta yoktu. “Torun?” Yaşlı kadın artık sorulardan bıkmış olacak ki ayağa kalktı. “Yeter sordun. Şimdi yediklerinin bedelini ödeme zamanı…” Xaron elini yüzüne götürüp “Bu işte bir bit yeniği olduğunu biliyordum” dedi. “Hadi mızmızlanmayı kes ve beni takip et.” Yaşlı kadın hiç olmadığı kadar canlı gözüküyordu. Xaron ise kendini yaşlı hissetmeye başlamıştı…

____________________________________________________________________________________________


Xaron Baenre
Kenshi
Kenshi

Erkek Mesaj Sayısı: 14
Lakap: Shirogami

Kullanıcı profilini gör http://eternal-op.rpg-boards.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından İdaina İtsuu Bir Paz Ağus. 07, 2011 5:05 am

Genç kadın mavi gözlerini kamarasında açmıştı. Bir önceki geceden aklında kalan son anı güvertedeki gürültüden kaçıp kamarasına girdiği ve biraz soluklanmak için masasına oturduğuydu. Büyük ihtimalle gözlerini dinlendirmek için kapayıp uyuyakalmıştı.

Masasına yapıştırdığı suratını yavaşça kaldırdı. Tüm gece tahta üzerine yatmaktan adeta yanağı düzleşmişti. Elini yüzüne götürüp yavaşça ovuşturdu. Harika ! Yüzüne çıkmış olan masanın izi eliyle dokunduğunda ne kadar hoş hissettiriyorsa dışarıdan da o kadar hoş görünüyordu. Umursamazca antika aynanın önüne gitti ve saçına başına üstünkörü çeki düzen verdi. Gemi düne nazaran fazlasıyla sessizdi. Acaba gemiyi istila eden haşareler defolup gitmişler miydi ?

Yavaşça kamarasından güverteye süzüldü. Sonunda bir kumsala varmışlardı fakat etrafta kum ve denizden başka birşey olmadığından ötürü vardıkları yerin tam olarak neresi olduğunu anlamanın mümkünatı yoktu. Genç kadın bir süre etrafı seyrettikten sonra dümenin olduğu tarafa doğru yavaşça yürümeye başladı. Zevzek aşçı ağzından sularını akıta akıta uyuyordu fakat diğer ikisi ortalarda yoktu. Kırmızı kafa olmadığında herşey daha sessiz ve huzur vericiydi.

Siyah saçlı çocuğu uyandırmadan tekrar az önce bulunduğu konuma geldi ve ayakkabılarını eline aldı. Gemiden indiğinde kumların ayakkabılarını mahvetmesini istemiyordu. Sakin bir şekilde güverteden aşağıya indi, ayakları sıcak kumlara bastığında içinde hafif bir irkilme hissetti. Ne de severlerdi kumsalda baş başa gezmeyi ... Domuz Ushigo ! Sadece zaman kaybı, başka bir şey değil !

Yer yön umursamadan kumsalda ilerlemeye başladı. Yaklaşık 3 dk. sonra ayakkabılarını tekrardan giyebileceği düz bir alana ulaşmıştı. Etrafta tek tük barlar vardı. Tozlu zeminde yuvarlanmakta olan birkaç meyve dün burada pazar olduğunu söylemekteydi. İdaina barların tabelalarına baktı ve üzerinde "Akira'nın Barakası" yazan yere girdi. İçerisi oldukça karanlık ve izbeydi. Tam da berduşların dişinin kavuğuna layık bir yerdi. Bara doğru ilerledi ve taburelerden birine oturdu. Barda yerini aldığı anda sabahın köründe boyuna içmekte olan ada sakinlerinden oluşan bir topluluğun dikkatini çekmişti bile. Zavallı adamları acıyan bir gülümseme attıktan sonra barmeni yanına çağırdı. İyi hoş onunda yandaki sapıklardan pek farkı yoktu. Gözlerini kadının göğüslerinden ayrıma ihtiyacı hissetmeden sordu ;

"Hoşgeldin tatlım ne alırsın ?"

"Hoşbulduk tatlım. Bir duble viski yolla ..."

Seyrek saçlarını bandanayla gizlemiş barmen hemen bir şişe viski çıkarıp bardağa koydu. Masada kaydırarak gönderdiği viskinin ardından kendisi de İdaina'nın yanına bitti. Genç kadın bir süre görmezden gelmeye çalıştı fakat bu durum 2 saniye sonra geçerliliğini yitirdi.

"Birşeye mi bakıyorsun ?"

"Konuşma tarzından buradan olmadığın belli. Neredensin ?"

"Nerede daha fazla keriz varsa oradanım."

Adam biraz düşündükten sonra genç kadının verdiği cevabı netleştirebilmek için "Ne işle uğraşıyorsun tatlım ?" diye sordu.

"İnsanların bulamadığı şeyleri bulup üzerine ufacık bir pay koyarak onlara yardım ediyorum diyelim. Var mıdır buralarda ilgilenen ?"

"Bana seni nerede bulabileceklerini söyle, yönlendireyim."

"Uzun süre buralarda değilim ama ... İlgilenenlere öğle vakti şu barın yan tarafındaki sokakta beklemelerini söyle. dedi soğuk bir şekilde.

Boş bardağı masaya bıraktı. Doğru. Acaba ne kadar burada kalacaklardı ve ne için buraya gelmişlerdi. Büyük ihtimalle Kırmızı Kafa haritada yönünü kaybedip hiç bilmediği bir adaya getirmişti tüm gemi ahalisini. Viskisini yenilemek üzere boş bardağa uzanan adamın elini iteledi. Sabahın köründe bu kadar içmeye gerek yoktu.

"Bugün ayın kaçı ?"

"13 Şubat."

Genç kadın tamam dercesine başını salladı ve dibinde dikilmekte olan adama kötü bir bakış attı. Adam bakışlarındaki mesajı almış olacaktı ki kadının yanında çekilip adamların olduğu tarafa doğru yürüdü. Tabi ya ! 13 Şubat ... Geçen sene doğum gününü 25 Şubat'ta hatırlamıştı bu yüzden o anda hatırlaması büyük bir başarıydı. Kimsesi olmayan biri için doğum günleri o kadar da değerli günler sayılmazdı. Eğer hala Ushigo'yla beraber olsaydı 1 hafta öncesinden ne gibi süprizlerle karşılaşabileceğini heyecanla hesaplıyor olurdu. En son 3 sene önce kutlamıştı doğum gününü. Ushigo sabahın erken saati Nai, Fabie ve Dake'yi gemiden postalamış birlikte harika bir gün geçirmelerini sağlamıştı. Herneyse ... Eski anıları hatırlamaya mahal yoktu. Boş yere sinir bozmaktan başka halta yaramıyorlardı.

Genç kadın bar taburesinden yavaşça kalktı ve kapıya doğru ilerlerken şişman barmene seslendi.

"Bugün benim doğum günüm. İçkiler senden olsun !"

Bu duruma itiraz eden barmenin dediklerine kulak asmadan izbe mekandan çıktı. En azından bu sene Tanrı ona doğum günü hediyesi olarak güzel bir hava vermişti değil mi ? Hızlıca etrafına göz gezdirdi. İş için pek de uygun bir adaya benzemiyordu ama barları gezip şansını denemekde yarar vardı. Elbet cebi belilerle dolu 1-2 adam çıkacaktı.

İdaina İtsuu
Funanori
Funanori

Kadın Mesaj Sayısı: 8
Lakap: Hiiro no Onna

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Heiwa Jutaro Bir Ptsi Ağus. 08, 2011 5:36 pm

Tüm haşmetiyle yeryüzüne ışık saçan ve ısıtan güneş en tepeye ulaştığında geldi Jutaro'nun sorusu. Karşısındaki kızıl saçlı zarif bayan yavaşça eğilerek Jutaro'nun gözlerini görmeye çabaladı. Güneşin en tepede olmasının etkisiyle olabilcek en ışıltılı halini almıştı Jutaro'nun deniz mavisi gözleri. Yerde uzanmış olan Jutaro gözlerini güneşin göz kamaştıran büyüsünden çekip birbirleriyle adeta yavaş çekim dans eden bulutlara odakladı. Kızıl saçlı kız ‘’Kurtardım mı? İsteyerek yapmadım…Ve bilmem farkında mısın…Burası benim yerim. Bir yumruk daha yemek istemiyorsan git buradan.’’ dedi tehditkar bir ses tonu eşliğinde. Ne yazıkki bu tehditkarlık Jutaro üstünde pek bir etki bırakmamıştı. "Yumruk atmak istiyorsan istediğin kadar atabilirsin ama gücünü boşuna harcama. Bana zarar veremezsin. En son adını sormuştum ama..?" diyen Jutaro'nun cevabı ile birlikte kızıl saçlı kız tekrar doğruldu. Anlaşılan tehditkar tavrın işe yaramıyacağını anlamıştı. Tamamen toparlanan Jutaro sakin kafayla daha yüzüne bile bakmadığı kızın hareketlerini düşünerek "İlginç birine benziyor... Hatta benden bile ilginç. İlgimi çektin gizemli kız!" dedi kendi içinden. Kızıl saçlı kız, Jutaro'nun kendisine sorduğu soruya olan cevabı ‘’Adım Layla...Neden bu kadar merak ettiğini anlamasam da...’’ diyerek verdi. Cevabın gelmesiyle birlikte kızın bakışları Jutaro üstünde dikkatli bir biçimde yoğunlaştı. Karşılaştıklarından beri gözlerini gökyüzünden ayırmayan Jutaro bu durumu farketmemişti. Zaten uzun bir incelemede değildi. Bu kadar incelemenin yeterli olduğunu düşünmüş olacakki tekrar lafa girdi Layla ‘’Bu gece dolunay var. Afrodit hayaletlerini başına salmadan git.’’ Sözlerinin bitimiyle birlikte geldiği yöne doğru tekrar yönelen Layla'nın hevesi Jutaro'nun sözleriyle birlikte kursağına dizildi. "Adını söyleme nezaketini gösterdiğin için teşekkürler. Bende Jutaro. Tanıştığıma memnun oldum Layla... Afrodit olayına bir anlam veremedim ama burda durmak istiyorum. Merak ettimde.. Neden kasabadan bu kadar uzakta yaşıyorsun?" Kelimelerin yankısı daha yeni silinmiştiki Layla'nın kahkahaları faleze çarpan dalga seslerini yarıp denizi aştı. Gerçekten içten bir biçimde gülmüştü. Eğilerek birşeylerle uğraştıktan sonra yavaş adımlarla Jutaro'ya yaklaşıp hemen yanına oturdu. Elinde birşey tuttuğu çok açıktı ve gözlerini ondan ayıramıyordu. ‘’Uçamıyor’’ ve hemen ardından ‘’Gökyüzünü özlüyor olmalısın…’’ diyen Layla elindeki böcekle muhabbet ediyordu. Mırıldanmaları ilgisini çeken Jutaro ne olduğunu pek anlamasada "Gerçekten ilginç birisini buldum! Bu kızıda tayfamdan biri yapıcam! Ama yaklaşımımı biraz değiştirmem gerek sanki.." diye düşündü. Yine yapıcağını yapmış ve tayfasına yeni bir eleman daha bulmuştu. Bunun mutluluğuyla olucakki sessiz ama belirgin biçimde kıkırdadı 32 dişini birden göstererek. Jutaro'nun kıkırdama sesini duymuş olan Layla gözlerini Jutaro'ya çevirdi ve ‘’Kasabadakilerle aramda bir anlaşma gibi. Onlar beni rahatsız etmiyor ben de onları. Tabi senin gibileri hesaba katmamıştım.’’ dedi. Şimdi herşey netlik kazanmıştı restoranttaki adamın Jutaro'yu uyardığı kişi Layla idi. Gerçi bu uyarı fazlasıyla beyhude olmuştu. Yeni bir hedef bulmasıyla neşelenen Jutaro'nun neşesi Layla'nın sözleriyle cam misali parçalanmıştı. "Aptal insanların önyargıları..." diye düşünüp ciddi bir ifade takındı. Hemen ardından ise lafa girdi "Hmm şimdi hatırladımda restoranttaki konuştuğum yaşlı adam kırmızı saçlı bir kız görürsen dikkat et demişti... Cidden bazı insanları anlamakta güçlük çekiyorum. Önyargılarından kurtulmayı asla başaramayacaklar." Jutaro'nun sözleri ve takındığı ifade Layla'yı şaşrıtmıştı. Ne de olsa karşılaştıklarından beri ilk defa ciddi bir tavır takınmıştı. Şaşkınlığı kısa süren Layla sıcak bir gülümseme takınarak ‘’İnsanlar daha konuşmayı ve yürümeyi öğrenmeden kıskançlığı ve bencilliği öğrenir, bunlardan kurtulmaları bu yüzden imkansızdır ama önyargılar kıskançlık ya da bencillik gibi değildir Bay Ju. Sanırım iki tarafta yeterince çabalarsa üstesinden gelinebilir. Sorun bende. Ben insanların benim hakkımda ne düşündüklerini umursamıyorum. Onlarla birlikte olmaktan hoşlanmıyorum. Onlarda benim insanları çiğ çiğ yediğime inanmaya devam ediyorlar. Ya da her neye inanıyorlarsa işte.’’ dedi. Sözlerinde doğruluk payı olsada 2 taraflı olaylarda hiçbirzaman suçsuz yoktur. Mutlaka iki tarafın da yapılanlarda suçu vardır. Çünkü hiçbir insan kusursuz değildir. Bu Jutaro'nun bakış açısıydı ve bu bakış açısını sözleriyle gerçekliğe vurdu Yüzde yüz haklısın. Ama burda sorun tamamen sende olmuyor. Sende yaşadıklarına göre tavrını alıyorsun. Sonuçta kimse durup dururken birşeyler hakkında iyi veya kötü fikre kapılmaz. Yaşadıkları buna sebep verir... Bu yüzden kendini suçlama. Peki Layla sevdiğin birşey varmı. Bu benim hazinem diyebileceğin?" Daha yeni tanışan bu 2 kişi sanki kırk yıllık dostlarmış gibi muhabbet etmeye başlamıştı. Durum biraz absürt olsada hem Jutaro hem de Layla rahatsız gibi durmuyordu. Sanırım ikiside tanımadıkları biriyle konuşmanın daha rahat ve kolay olduğunu düşünüyordu. Jutaro'nun soruları hedefine yaklaşmasına git gide yardımcı oluyordu. Bu seferki hedefi diğerlerine göre daha kolay gözüküyordu. Ama bu durum heran değişebilirdi. Yeni soruyla birlikte uzun düşüncelere dalan Layla önce ‘’Yok.’’ diyerek başını dizlerinin arasına aldı. Ardından ise ’Bir şeylere bağlanmayı pek sevmiyorum." diyerek aynı soruyu Jutaro'ya yöneltti. Jutaro soruya sanki zaten önceden ezberlediği birşeyi söylermişcesine cevap verdi. "Hmm benim hazinem öncelikle-‘’ -bileğindeki bilekliği gösterdi- ‘’bu bileklik. Annemden bana kalan tek şey. O yüzden ilk hazinem o.. Daha yeni şu günlerde edindiğim hazinem ise tayfam. Ben korsanım. Üstüne üstlük birde kaptanım." diyen Jutaro karşılaştıklarından beri ilk defa Layla'nın gözlerinin içine baktı ve olabilcek en içten şekilde gülümsedi. Sahip olduğu şeyler üstüne konuşurken gerçektende çok mutlu oluyordu. Layla'nın görüntü karşısındaki yorumu ‘’Ve kendini beğenmişsin.’’ olmuştu ama etkilendiğini saklamayı başaramamıştı. 1-2 dk boyunca düşüncelerinden çıkamaması bunu gün gibi ortaya koyuyordu. Sessiz ortamı yine Layla'nın sesi bozmuştu. ‘’Güzel olmalı…’’ diyen Layla umursamaz bir tavır takınmıştı. Yinede Jutaro durum karşısında acaip mutlu gözüküyordu. Sebebi ise kafasında gezen kelimelerde saklıydı. "Doğru noktaya parmak basmış gibiyim sanki.." diye düşünen Jutaro sinsi bir yüz ifadesi takındı. Neyseki bu ifadesini Layla fark etmeden değiştirdi. İlgisini daha fazla saklayamamış olacakki Layla tekrar söze giren taraf oldu ‘’Denizde olmak yani…Burada ne yapıyorsunuz? Tayfan nerede?’’ Soruların gelişiyle Jutaro'nun yüzü bir karış asıldı. Sebebi dünyadan tamamen kopmasıyla unuttuğu dünkü fırtına ve karaya saplanan gemileriydi. Keyifsizliğinin üstünden gelemeden cevapladı soruyu "Orasını hiç sorma.. Dün gece bir fırtınaya yakalandık. Kalktığımda karaya oturmuştuk. Neyseki kimseye zarar gelmedi. Denizde olmak güzel şey evet. Özelliklede güvenebileceğin dostların varsa.. Peki sen denizi severmisin veya denize hiç açıldınmı?" Tabiki bulduğu altın madeni olan deniz konusu üstünde bir soru daha sormayı ihmal etmedi. Bu seferki soru daha derin düşüncelere sokmuştu Layla'yı. Konuşmakla konuşmamak arasında gidip geliyor gibi bir havası vardı. Yine dayanamamış olacakki ‘’ ‘Deniz kızdığında ne yapacağını bilmek bir korsanın öğrenmesi gereken ilk şeydir’ derdi babam... Babam bir korsan. Senin gibi kaptan. Küçükken onunla beraber yolculuk ediyordum. Denizi severdim. Hala severim. diyerek cevapladı yeni soruyu. Jutaro gelen cevapla heyecanlanmış ve meraklanmıştı. Kendisi gibi kaptan olan biriyle ilk kez karşılaşıyordu. Annesini kaybettiğinden beri kendini eğitmek dışında birşey yapmamıştı. Hatta denizlere açılalı yeni yeni 2 ay oluyordu. Acemi bir kaptan olarak tecrübeli birinin kızıyla konuşmak onu heyecanlandırmıştı. "Vaaaay baban bir korsan ve kaptan haa.. Eminim çok havalı biridir" diyen Jutaro yavaşça doğrulup ellerini arkaya yasladı ve gülümsedi. Heyecanını kendi içinde bastırıp " Denize olan sevgin belli oluyor. Denizden bahsetttiğin anda bile gözlerin parlıyor da anlamadığım şey ona özlem duyuyor gibisin. Özlemin nedenini anlayamadım?" demesinin hemen ardından "Ne yapıyorum ben! Kendini düşünme yeni tayfa üyesine odaklan...!" diye düşündü. Soruların sonu gelmiyordu... Layla durumdan pek rahatsız gibi görünmesede Jutaro gittikçe daha da derine iniyordu. ‘’Sadece özlüyorum. Sebebi yok’’ diyerek geçiştirmeye çalışan Layla, Jutaro'nun cevapla birlikte üstüne dönen şüpheci bakışlarından kurtulamıyacağını anlamış olacakki sözlerine devam etti. ‘’10 yıl once bana epey lezzetli görünen bir meyve bulduk. Acıktığım bir anda kimseye sorma gereği duymadan yedim. Tadı berbattı. Daha kötüsü artık yüzemiyordum. Anlayacağın sevgili babamın bana denizle ilgili anlatmadığı tek şey şeytan meyveleriydi. Ne kadar havalıdır bilmiyorum ama epey inatçı bir adamdı. Yüzemeyen bir korsan en çılgın rüyalarında bile olacak bir şey değildi onun için. Sonra da kendimi burda buldum. Tahmin edebileceğin gibi denize açılmak benim için boğulmak demek. En azından henüz böyle yaşamayı mı yoksa denizde ölmeyi mi istediğime karar veremedim diyelim.’’ Cevap çok açık ve netti. Jutaro birkaç saniye kazanmak için "Demek sebebi buydu... Ne yazık." dedi. Etkileyici bir şeyler bulmak için gözlerini kızın gözlerine dikti. Kendini kasması boşunaydı zaten Layla'nın gözlerine baktığı anda kelimeler azından dökülmeye başlamıştı "Bende şeytan meyvesi yedim. Denizi senin kadar sevmediğim için yüzmemek sorun olmamıştı. Sana söyleyebileceğim şey ise eğer bir şeyi yapmak istiyorsan ve bu istediğin şey seni tehlikeye sokacaksa, güvenebilecek dostların olmalı! Bu sayede hiç korkmadan arkanı onlara teslim ederek önüne odaklanabilirsin. Bunu başarırsan denize de açılabilirsin." Sözlerinin bitimiyle beraber inanarak söylediği kelimelerini onaylarcasına sıcak bir gülümseme takındı. Bu sözler Layla'yı etkilemiş gibi durmuyordu. Yavaşça eteğindeki tozları çırparak ayağa kalktı ve gözlerini denizin parıltısına dikti. ‘’Gitmek istediğin yer neresi Ju-kun?’’ diye sorduktan hemen sonra tekrar gözlerini Jutaro'ya odakladı. Bu sefer gözlerini denizin güneş ile yaptığı danstaki parıltısına çeviren Jutaro oldu. "Önce Loguetown oradan da Grandline" diyerek inandığı tüm şeyler uğruna gülümsedi. Geleceğe gülümsüyor gibiydi. Hayallere dalmak için fazla erken olsada en mutlu olduğu yer hayalleriydi. Belki de özgür olabildiği tek yer olduğundan dolayıdır. Beklediği cevabı alan Layla anlaşılan gitme vaktinin geldiğini düşünmüştü. Kendince son olarak düşündüğü sözlerine başlarken yüzünde içten bir gülümseme vardı. ‘’Afrodit’in hayaletleriyle ilgili söylediklerimi yabana atma ve güneş batmadan buradan ayrıl. Normalde zararsızdırlar ama balkabaklarını yabancılara atmayı seviyorlar. Sana tavsiyem diğer korsan gemilerinin takip ettiği yola girmemen. Eğer kuzey doğudan gidersen daha uzun bir yola girmiş olacaksın. Ama orada sular daha sakindir. Kestirmeden gidersen ilk girdapta denizin dibini boylarsınız. Benim yerime de Grandline’I fethet Ju-kun…Denizde hayal edemeyeceğin kadar çok tehlike vardır ve hepsi de bulaşılmak için. Dediğin gibi, güvenebileceğin dostların olduğu sürece korkacağın bir şey yok. Bakarsın birgün tekrar denizde karşılaşırız.’’ diyen Layla'nın yüzü bir anda düşmüştü. Yavaş adımlarla geldiği yola 2. kez yöneldi. Bu sefer gideceğinden gayet emin gibiydi ama yine kendini kandırdığını Jutaro'nun sözleriyle farketti. "Denizlere benimle açıl... Deniz özlemini gidermeyi istiyorum!" bu sözler Layla'ya ulaştığında Jutaro uçurumun tam kenarında ellerini açarak denizin en engin noktasına bakıyordu. Gözlerini omzu üstünden tekrar Layla'ya dikmesinin hemen ardından kendini falezlerin eteğine doğru bırakan Jutaro yine yapmıtşı yapıcağını. Atladığı anda rüzgara dönüşmüştü ve rüzgar esintileri arasında dolaşarak kendisini arayan zavallı Layla'yı izlyordu. Herşeyi planlamış ve yürürlüğe koymuştu. Herşey istediği gibi gidiyordu. Birkaç saniye tedirginliği ve suçluluk duygusuyla yanlız bıraktığı Layla'nın yanına gitme vaktinin gelmiş olduğunu hissetmiş olucakki tam karşısından bir rüzgar oluşturarak tam Layla'nın arkasında arkasını dönmüş vaziyette insan şeklini alan Jutaro "Eğer benimle denizlere açılırsan senden birşey isteyeceğim. Aşağıya atla... Bana güvenebiliceğini hissediyorsan atla ve seni kurtarmamı bekle. Çok sevdiğin denizin içinde." dedi. Bu yaptığı biraz tehlikeliydi. Sonuçta Jutaro'nun kendiside meyve kullanıcısıydı. Yinede kafasında bir düşünce olduğu belliydi. Belliki bu çılgınca düşünce Layla'yıda şok etmişti. Çünkü 10 saniye civarında ortamda rüzgar sesinden başka hiçbirşey duyulmamıştı. Artık umudunu kesen Jutaro bir anda gelen ve gittikçe uzaklaşan kahkaha sesiyle irkildi. Gerçekten de Layla aşşağıya atlamıştı. Su sesini duyana kadar arkasını dönüp bakmayan Jutaro sus sesiyle birlikte Layla'ya denizde adadığı o 10-15 saniyeyi beklemeye koyuldu... Keskin rüzgarın uğultu dolu sesi, dalgaların faleze çarpış sesi ve daha bir çok doğa sesi... 10-15 saniye içinde hepsi kesilmişti Jutaro için. Adeta kendini tamamen Layla'nın kalp atışlarına odaklamıştı. Kendi içinden saydığı ve yeterli bulduğu zaman dilimi dolunca. Aşşağıda naptığı hakkında hiçbir fikri olmadığı yeni tayfa üyesini kurtarmak için falezin tepesinden en aşşağısına doğru bıraktı kendini. Denize yaklaştıkça insan formunu kaybediyordu rüzgara dönüşmeye başlıyordu. 1 cm kalana kadar kaybolmadı gözden ama 1 cm yaklaştığında derinden seslendi tekniğinin ismine "Kaze Kaze no Hoosu!!(hortum)" Şimdi anlaşılmıştı kendine güveninin sebebi... Kendince yeterli bulduğu boyutta hortumunu büyülttü kendisi içe deniz uyuyla birleşen hortumunun tam arasındaydı deniz suyuna temas etmemek için özel bir özen sarfediyordu. Hortum yüzünden pek birşey göremesede gittikçe Layla'ya yaklaştığını farkettiği anda hortumun denize bakan ucunu biraz daha büyülterek Layla'nın zarar görmesini engellemeye çabaladı. Çabası sonuç vermişti Layla'nın hareketsiz bedeni sorunsuz bir biçimde hortumun içinde yükseliyordu. En doğru zamanlamayı yakaladığı anda Jutaro, Layla'nın kolundan tutarak hortumun içersine yani güvenli bölgeye çekti. Yarı insan formuna dönüşürken bir eliyle Layla'nın dizaltını bir eliylede boynunun arkasını tutan Jutaro bir anda gözleri kararmaya başladı. Anlaşılan Layla'nın üstündeki deniz suyu gücünü emiyordu. "Daha fazla oyalanamam tepeye çıkmam gerek.. Açlığında etkisiyle iyice güçsüz düşmüştüm zaten. Birde deniz suyu eklendi şimdide." diye düşündükten hemen sonra bacak kısmından aşşağı doğru müthiş bir rüzgar estirerek falezin tepesine çıkmayı başardı. Bu içindeki son güç tanesiydi. Karaya adım atmasıyla dizlerinin üstüne çökmesi bir oldu. Hemen yavaşça Layla'yı yere bırakıp kalbini dinleyip hemen ardındanda eliyle burnundan nefes alışını kontrol etti. İkisininde gayet normal seviyede seyrettini anlayınca derin bir nefes alıp "Başardım" diyerek zafer nidası attı ormanın derinliklerine doğru. Zafer nidası biter bitmezde açlığın, deniz suyunun ve yorgunluğun tüm etkisiyle yere bıraktı kendini. Yüzünde öyle bir gülümseme vardıki düşerkenki sıkıntısı hiç umrunda değilmiş gibiydi. Gerçektende tayfasını hazine olarak gören bir kaptandı...

____________________________________________________________________________________________




Heiwa Jutaro
Sencho
Sencho

Erkek Mesaj Sayısı: 17
Lakap: Tenryuubito Hantaa

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Layla Bir Ptsi Ağus. 15, 2011 7:52 am

Sonunda yıllar sonra suyla tekrar buluştuğunda öleceğinden emindi. Umurunda olsaydı eğer belki kurtulmaya çalışabilirdi. Ama onun yerine kendini serin maviliğin ellerine bıraktı. Deniz suyu fiziksel gücünü inanılmaz bir hızla tüketse de, yıllardır kendini hiç bu kadar özgür hissetmemişti. Akıntının etkisiyle uzun zamandır kısılı kaldığı adadan uzaklaşırken gülümsedi. Kendinden geçmeden önce gördüğü son şey gittikçe uzaklaşan güneş ışıklarının suyun yüzeyinde yarattığı ışıl ışıl görüntüydü.


Gözlerini açtığında güneş tekrar sabit, beyaz bir top olmuş, ışıklarını gözüne sokuyordu. Vücudunu saran şey de deniz suyu değil tanıdık bir rüzgardı. Gördüğü şeyin rüya olup olmadığını düşündü biran için, ama ıslak saçları ve kıyafetleri gerçekten sudan çıkmış olduğunu kanıtlıyordu. Az ilerde baygın yatan adamı da adını hatırlamasa da tanıdığından emindi. Hala biraz karışık olan kafasını toparlayabilmek için kısa bir süre orada öylece oturup adama ve az ilerideki kulübeye baktı. Adamla tanışmasını ve suya düşene kadar olanları hatırlaması birkaç uzun saniye aldı. Adını hala hatırlayamamış olsa da hayatını ona borçlu olduğunu biliyordu. Denizde ölme fikri hoşuna gitmişti aslında, ama yine de kendini az da olsa bu genç adama borçlu hissediyordu. Birkaç başarısız uyandırma girişiminin ardından feci halde ağır olan bedenini çakıl taşlarının üzerinde sürükleyerek adamı kulübesine taşıdı. Afrodit'in işinin şimdiye kadar bitmiş olacağını tahmin ediyordu. İzbe mutfağa girdiğinde yanılmadığını gördü. ''Daha yeni yemek yedik.'' dedi bir yandan mutfağın ortasına bıraktığı adamı yaşlı kadına nasıl açıklayacağını düşünürken. Kadın başta onu duymazdan geldi. Ancak yemek tenceresini masaya götürürken ayağı kocaman adamın bedenine takıldığında orada olduğunu farketti. Baygın adam yavaş yavaş kendine gelirken küçük, kara gözleriyle adamı baştan aşağıya süzdü ve sonunda Layla'ya döndü. ''Evlendin mi sonunda? Naptın buna?'' Kız derin bir iç çekti ve açıklamanın gereksiz olduğunu bildiği için hiçbir şey söylemeden mutfağın hemen yanındaki odasına gidip ıslak kıyaftelerinden kurtuldu. Mutfağa geri döndüğünde kırmızı kafalı adamın hala orada olduğunu ve daha ilginci Afroditle konuştuğunu gördü.
"Öncelikle beni kurtardığınız için teşekkürler.. Bir konuda daha sizin izninize ve hoş görünüze ihtiyacım var. Beni bir korsan kaptanıyım ve yeni oluşan tayfama Layla'yı da katmak istiyorum. Bu konuya bir itirazınız var mı acaba?"

Kız çekinmeden bir kahkaha patlattı. Afrodit'ten izin istediği anı bir yere kaydedebilmeyi ve tekrar izleyebilmeyi dilerdi. İhtiyar kadın
''Al götür. Bidaha da getirme.'' diyip onları kovalarken Layla hala kahkahalar atıyordu. Adamsa şaşırmış gibiydi. Dik yamaçtan aşağıya doğru Afrodit'in attığı ilginç nesnelerden kaçarken ''Bu kadınla bunca yıldır nasıl yaşadın?'' dedi nefes nefese.
''Birbirimizden çok farklı değiliz.'' dedi kız kahkahalarının arasında. Yıllarca Afroditle tesadüfen bir araya gelmiş iki yabancı gibi yaşamışlardı. Muhtemelen de öylelerdi, Afrodit başka şeyler iddia etse de. Evden böyle kaçması da az rastlanır bir şey değildi. Fakat garip bir şekilde bu sefer onu uzun süre göremeyeceğini biliyordu. Belki de bir daha hiç görmeyecekti. Bunun onu üzmesiyse daha da garipti. Fazla düşünmemeye çalışarak son kez baktı şimdi çok geride bıraktıkları kulübeye ve kırmızı kafalı adamın yanında ilerlemeye devam etti. Kasabanın merkezine giden toprak yola inene kadar sessizce, kızın arada sırada mırıldandığı manasız melodiler hariç, ilerlediler. Issız sokaklar yerini merkezin cıvıl cıvıl kalabalığına bırakırken kız sıkıntıyla adama baktı.

''Ee şimdi ne yapıyoruz?''

"Pasta için gereken malzemeleri bulabilceğimiz bildiğin bir yer var mı?"

Şu durumda pasta malzemesi alacak olmaları kıza ilginç gelse de sebebini sorma gereği duymadı ve adamın önüne düşüp kasabadaki tek markete doğru ilerledi. Eğer doğru duyduysa çikolatalı pasta yapmak için gerekebilecek tüm malzemeleri aldıktan sonra marketten çıktılar ve akşam güneşini karşılarına alıp kıyıya doğru sessizce ilerlemeye başladılar. Sahile vardıklarında biraz ileride karaya oturmuş bir geminin silüetini zar zor seçebiliyordu. Öyle sade bir gemiydi ki güneş ışığı geminin açık renk, küçük gövdesini yutmuştu. Eğer yanındaki adamın oraya doğru hareketlendiğini görmeseydi bir korsan gemisi olduğunu anlamasına da imkan yoktu. Adama neden bir bayrakları bile olmadığını sorsaydı muhtemelen uzun ve doyurucu bir cevap alırdı, zira konuşmayı seviyordu. Sırf bu yüzden sormasına gerek olmadığına karar verdi ve sessizce adamın adımlarını takip etmeye devam etti. Pek gösterişli olmayan ama sağlam görünen gemiye yaklaştıklarında adam bugün içinde ikinci kez cismini kaybederek gemiye çıktı ve kızın rahat tırmanabilmesi için aşağıya bir merdiven sarkıttı. Babasının gemisindekiyle kıyaslandığında epey küçük kalan güverteye adım attığı anda bulduğu en güneşli ve boş yere oturdu denizi seyretmeye başladı. Adamın dilinden düşürmediği tayfasının kaç kişi olduğunu merak ediyordu. Pek kalabalık olmadıkları kesindi. Ortalıkta kimseyi de görmüyordu. Kandırılmış olabilir miydi? Belki de korsan fantazileri kuran bir sapığın peşinden gelmişti? Bu fikrin rahatsız ediciliğini görmezden gelemedi ve gözlerini denizden ayırmadan arkasındaki koşuşturmacadaki ayak seslerini dinledi. Yalnız olmadıkları kesindi. Başını çevirip seslerin geldiği yere doğru baktı ve kızıl kafaya siyah bir kafanın eşlik ettiğini gördü. Tırabzanların arasındaki boşluktan görebildiği kadarıyla aldıkları malzemelerle uğraşıyorlardı. En azından onu kendi haline bırakmışlardı. Bunun için minnettardı. Bacaklarını tırabzanların arasından geçirip bölgedeki en ürkütücü ve tehlikeli kayalıklarla son bulan dik uçuruma çevirdi bakışlarını. Yıllarca oradan izlemişti dışarıdaki dünyayı. Afroditle vedalaştıklarından beri kurtulamadığı garip his midesine inmişti şimdi. Sağ tarafında bir ses duydu ama kafasını çevirmedi. Gözleri de ağrımaya başlamıştı çünkü.



Layla
Nabigeetaa
Nabigeetaa

Kadın Mesaj Sayısı: 5

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Heiwa Jutaro Bir Salı Ağus. 16, 2011 9:42 am

Yere kendini bırakan Jutaro sanki vücudundaki tüm ağırlığı toprağın sorumluluğuna bırakmıştı. Gözleri gittikçe kararıyor kendini gittikçe boşluğa bırakıyordu. Yavaş yavaş kararan görüntüyü engelleyen tek şey güneşin çubuk misali uzattığı ışık hüzmeleriydi. Ne yazıkki bu engelleyiş uzun sürmemişti... Güneşin etkisiyle birazcık olan ışık artık tamamen karanlık tarafından yutulmuştu. Taa ki belinin sol tarafında hissettiği acıya kadar. Belinin sol tarafına gelen acıyla bir anda irkilen Jutaro gözlerini açtığında tahtadan yapılmış bir kulübenin içindeydi. Etrafını hafifçe süzdükten sonra karşısında kendisine merakla bakan yaşlı kadın çevirdi gözlerini. Yaşlı kadın detaylı biçimde Jutaro'yu süzdükten hemen sonra ''Evlendin mi sonunda? Naptın buna?'' dedi. Söylediklerinden bir anlam çıkaramayan Jutaro gözlerini tekrar çevirdiğinde karşısında Layla'yı gördü. Anlaşılan yaşlı kadının sözleri ortamdaki 3. kişi olan Layla'ya idi. Durumdan bir anlam çıkaramayan Jutaro, Layla'nın gitmesiyle mutfak tezgahına yönelen yaşlı kadına dönerek "Siz kimsiniz acaba? ve ben neden buradayım?" diye sordu meraklı bir ses tonuyla. Mutfakta birşeylerle uğraşan yaşlı kadın "Ben şu içeri giden kızın ninesiyim ve çocuk.. Senin neden burada olduğunu ancak o bilir." diyerek cevapladı. Bulunduğu durumdan bir anlam çıkaramayan Jutaro 1-2 saniye düşüncelerinin kıyısına yanaştı. "Denizden Layla'yı çıkardıktan sonra bayıldım sanırım. Açlığın bendeki etkisi gerçektende korkutucu... Bu yaşlı kadın Layla'nın ninesiyse, Layla'nın yaşadığı yerde olmalıyım. Benden önce kendine gelip beni buraya getirdiğini varsayarsak Layla'yı tayfama kattım sanırım!" diye düşünen genç adamın yüzüne rahatlamanın belirtisi oturmuştu. Düşüncelerine son verdiği anın hemen ardından tekrar gözlerini yaşlı kadına dikerek "Öncelikle beni kurtardığınız için teşekkürler.. Bir konuda daha sizin izninize ve hoş görünüze ihtiyacım var. Beni bir korsan kaptanıyım ve yeni oluşan tayfama Layla'yı da katmak istiyorum. Bu konuya bir itirazınız var mı acaba?" dedi ve gelebilcek en kötü cevaba karşı kendini hazırladı. Tam o anda gelen içten kahkaha ile Layla'nın tekrar bulundukları odaya döndüğünü farketti. Gözlerini bir anda Layla'ya çevirmişti ki Yaşlı Kadın'ın tehditkar ses tonuyla tekrar bakışları yaşlı kadına dönmüştü. ''Al götür. Bidaha da getirme.'' diyen yaşlı kadın eline ne geçirdiyse Jutaro'nun üstüne atmaya başladı. İyice afallayan Jutaro neye şaşırıcağını şaşırmıştı resmen. Üstüne birşeyler atmasımı yoksa verdiği cevap mı... Gerçektende nereye gitse kendi gibi garip kimseleri üstüne çekiyordu. Bir anda telaşla koşmaya başlayan Layla'nın peşine takılmaktan başka bir seçeneği yok gibiydi. Kulübeden hızlı biçimde çıkan ikili Yaşlı Kadın'ın attığı eşyalar eşliğinde yamaçtan aşşağıya gittikçe hızlanan bir koşu performansı segiliyorlardı. Üstlerine birşey gelmediğini farkettikleri anda zorlu bir yavaşlama aşaması ardından yürüyüşe koyuldular. Ağaçların sona ermesiyle ulaştıkları yer kasaba olmuştu. Orman ve tepenin üstüne göre hayli ses dolu ve hareketli olan kasabanın içindeki yürüyüş sessiz geçiyordu. Taa ki sabrı tükenen Layla'nın sorusu gelene kadar.

''Ee şimdi ne yapıyoruz?''

"Pasta için gereken malzemeleri bulabilceğimiz bildiğin bir yer var mı?"

Bugün İdaina'nın doğum günüydü. Ne kadar Jutaro'nun annesinin ölüm günüde olsa tayfasından biri için özel bir gündü. Kederini ve hüznünü yine içinde saklı tutarak İdaina için güzel bir doğum günü partisi yapmayı planlıyordu. Tabii ki Layla'nın bu durumdan haberi yoktu ve pastayı napıcaklarını çözememişti. Ama bunu sorma gereği duymamış gibi duruyordu. Kasabada bulunduğu söylenen tek markete kadar sessizlik yine kendini korumuş gibiydi. Hemen içeri giren ikiliden marketçi ile konuşan kişi Jutaro oldu.

"Çikolatalı bir pasta için gereken tüm malzemeleri istiyorum. Biraz çabuk olursanız sevinirim."

"Hemen getiriyorum efendim!" -diyerek malzemeleri tek tek toparlamaya koyuldu ve bu çabası sona erdiğinde tekrar tezgaha dönerek fiyatı söyledi. Jutaro'nun parayı ödemesiyle birlikte-"Bizden alışveriş yaptığınız için teşekkürler."

Marketten gerekli şeyleri almalarıyla birlikte tekrar yola koyulan ikili Jutaro'nun yöneldiği kıyıya doğru hızlı adımlarla ilerlediler. Ne kadar gemiden çıkıp kasabaya geldiği anlarda pek iyi bir durumda olmasada Jutaro yolu iyi hatırlıyordu... Tempolu hızlı bir yürüyüş ardından geminin yanına gelen Jutaro ve Layla'dan gemiye ilk çıkan tabiki de Jutaro olmuştu. Zıplama gibi zahmetli birşeye kalkışmamış ve rüzgara dönüşerek güvertede belirmişti. Hemen merdiveni aşşağa attıktan sonra güverteyi süzen Jutaro "Xaron nerde acaba..?" diye düşündü. Bir kaç saniye güverteyi süzmesinin hemen ardından aşşağıdaki kamaraya hızlı bir biçimde daldı. Etrafa bakındı ama İdaina'da orada yoktu. Aslında İdaina'nın orda olmaması daha iyiydi çünkü süpriz bir parti yapmayı amaçlıyordu. Acele etmesinin sebebi de buydu. Dün gece buraya taşıdığı Meijin'i gören Jutaro "Neyseki sapık aşçı hala burda..." diye düşündükten hemen sonra elindeki pasta malzemelerini yere bıraktı. Yumruğunu sert biçimde sıktıktan hemen sonra Meijin'in karnına sert bir yumruk geçirdi. Neye uğradığını şaşıran Meijin bir anda öksükürük eşliğinde ayağa fırladı ve tiz bir ses tonuyla bağırmaya başladı.

“Şimdi seni geberticem!! LANET OLASII !! İnsan böylemi uyandırılır he !!“

. “-Meijin'in tepkisine gülen bir yüz ifadesi ile- Heey Meijin, bugün İdaina’nın doğum günü.. onun için pasta yapabilirmisin?”

“PASTA MI ! İDAİNA MI ! SENİ ÖLDÜRÜCEM KAHROLASI HERİF!“

“Tamam adamım benim hatam üzgünüm , ama idaina’nın doğum günü ve ona pasta yaparak sürpriz yapmamız gerektiğini düşündüm . Yapabilirsin değil mi ? “

“Hayatında yemediğin en lezzetli pastaya hazır ol kaptan , bu konuda bana güvenebilirsin işte.“

Konuşmanın bitmesiyle birlikte Meijin yerdeki malzemeleri alarak müthiş bir hızla yukarı kamaraya doğru koşmuştu. Olduğu yerde şaşkın ve bir o kadarda acıyan bir surat ifadesi takınan Jutaro "Kadınlar söz konusu olduğunda ne kadar çabuk değişiyor..." diye kendi kendine söylendi. Kamaradan yavaş adımlarla çıkıp güverteyi bir kez daha süzen Jutaro, Layla'nın gemi tırabzanlarının orda oturduğunu gördü. Layla'yı biraz ihmal etmişti bu yüzden yeni üyenin yanına gitmesi gerektiğini düşünmüş olcakki hemen yanındaki boşluğa oturdu ve ortamdaki tek ses olan dalga seslerinin büyüsüne bıraktı kendini...

____________________________________________________________________________________________




Heiwa Jutaro
Sencho
Sencho

Erkek Mesaj Sayısı: 17
Lakap: Tenryuubito Hantaa

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Meijin Genkryuu Bir Salı Ağus. 16, 2011 9:57 am

" Meijin.. Kahvaltın hazır oğlum . Uyan artık.." " Bu ses.. Çok tanıdık" Meijin nerde olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sanki 10 yıl boyunca uyumuş ve sinir bozucu bir şekilde uyandırılmış gibi hissediyordu. Ancak duyduğu bu ses bütün düşüncelerini siliyordu aklından. Kapısı açıldı ve büyük bir ışık huzmesi görebiliyordu sadece . " Meijin ? Yoksa hastamısın oğlum ?! Birşeyin yok değil mi ? " . Bu endişeli ama yıllardır özlediği ses tonu sadece bir kişiye ait olabilirdi.. Annesi. “ Oğlum benim , seni asla bırakmi-“ annesinin sesi kesilmişti . Birden heryer kararmıştı ve annesinin arkasında gözlerinden nefret fışkıran kırmızı gözleri görmüştü. “ YAPMAAAAAAA ! NOLUUR YAPMAAA !!! “ bağırıyordu Meijin buna engel olamıyordu . En kötü günü.. Ona cehennemi yaşatan o günü tekrar yaşıyordu. “ ANNEMİ BENDEN BİR KEZ DAHA ALAMİCAKSIN AAAAAAAAAA !!!!! “ gölgenin üstüne atlamıştı ama nafile. Görüntü gitgide uzaklaştı Meijnin gözlerinden . Arkasında birini hissetmişti , omzuna dokunan bu el.. Çok huzur vericiydi. Arkasına baktığında Yuki’nin o sıcak gülümsemesini gördü. Yıllar boyunca onu rahatlaten tek şey onun bu gülüşüydü. “Meijin.. Her an , her saniye , her dakika senin yanında olucam . Bunu asla unutma “ dedi Yuki . Meijinin ağlaması kesilmişti ona bir kez daha borçlanmıştı. Çocukken öpüşmenin nolduğunu , ne hissettirdiğini hep merak etmişti ve her yatağına girdiğinde Yukiyi öptüğü anı hayal eder , bir çocuk utanmasıyla kendini yorganının içine çeker ordan sırıtırdı. East Blue’nun heryerini görebildikleri ve çocukluklarının tümünü geçirdikleri ağaçlarında buldu kendini. Yuki omzuna yatmış denizden geçen gemilere bakıyolardı. Meijin , “ Yuki , denizci mi korsan mı ? “ diye sordu . Yuki şaşkınlığını gizleyemeyerek “ Ne açıdan sordun Meijin-kun ? “ dedi. “ Sence bu hayatta hangisi daha özgürdür diye sormuştum Yuki-chan ? Denizci olmak mı Korsan olmak mı ? “ Yukinin cevabı gecikmemişti “ Meijin Genkryuu’nun kalbinde istediği şey herneyse benim içinde özgür olan şey o “ demişti. O sırada göz göze geldiler ve birbirlerine git gide yaklaşıyolardı. Meijin kalbinin çıkıcağını düşündü . Tam dudaklarına yaklaşmıştıki gözünün önünde her şey uzaklaşmış ve gözlerini açmıştı . Karnında inanılmaz bir acı hissediyordu . Gözleri yuvalarından fırlamıştı ve çok sinirlenmişti. “ Şimdi seni geberticem !!! “ demesiyle karşısında Jutaronun aptal gülümsemesini gördü. “ LANET OLASII !! İnsan böylemi uyandırılır he !! “ diyerek gemiyi inletmişti. Jutaronun hala sırıtmasını sürdürmesi iyice sinirlerini bozmuştu ancak gerçeğe döndüğünü fark ettiği an kalbinde birazcık acı hissetmişti. Yukiyi özlemişti gerçekten. Bu düşüncelerini Jutaro tekrardan bozdu . “ Heey Meijin, bugün İdaina’nın doğum günü.. onun için pasta yapabilirmisin?” Meijin ; “ PASTA MI ! İDAİNA MI ! SENİ ÖLDÜRÜCEM KAHROLASI HERİF ! “ . Meijin’in anlamadığı şekilde aceleci davranan Jutaro tekrar söze girdi. “ Tamam adamım benim hatam üzgünüm , ama idaina’nın doğum günü ve ona pasta yaparak sürpriz yapmamız gerektiğini düşündüm . Yapabilirsin değil mi ? “ dedi Meijine dönerek. “ Hayatında yemediğin en lezzetli pastaya hazır ol kaptan , bu konuda bana güvenebilirsin işte “ dedi ve Jutaronun gözlerinin elmastan daha büyük bir parlaklıkla parladığını gördü . Anlaşılan o ki Jutaro pastayı yemek için sabırsızlanıyordu. “ Öyleyse işe koyulmalıyım “ diyerek mutfağına çıktı . “ İdaina-chan’ın beğenmesi için en güzel pastamı yapmalıyım !! Hadi Meijin olum göster tanrısal güçlerini ! “ diyerek pastanın yapımına başlamıştı hemencecik.

Meijin Genkryuu
Kokku
Kokku

Erkek Mesaj Sayısı: 6

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından İdaina İtsuu Bir Ptsi Ağus. 22, 2011 1:43 am

Genç kadın yaklaşık 3 saat boyunca köyde dolanmıştı fakat müşteri kapasitesi olan kimseyi görememişti. Daha ziyade aile kasabası gibi bir yerdi burası. Sokaklarda oyun oynayan çocuklar, dükkanlarından hava almak üzere çıkan esnaflar, mutfak alışverişi yapan şişman kadınlar. Sinir bozucu derecede sakindi herşey. Gerçi dün akşamdan beri istediği tek şey bu değil miydi? Sakinlik ...

Hava çok sıcaktı bu yüzden gezilecek gibi değildi ama genede dolanmıştı etrafta. Herşey o gemiye gitmekten iyidir ! Hem her iki türlü de beyni haşlanıyordu. Ha sıcaktan ha Jutaro denen o çocuktan. En azından sıcağın altında gölge yer bulmak gibi bir opsiyon vardı. Genç kadın bir süre bulduğu bir dükkanın tentesinin altında oturdu ve etrafı izledi. Dükkan antikacıya benziyordu ve dükkanın sahibi bazı eşyaları nedeni bilinmez bir şekilde dışarıya çıkarıyordu. Antika bir büfenin üzerine yığılmış kitaplar kadının ilgisini çekti. Oturduğu yerden yavaşça kalktı ve ilk olarak dükkan sahibini yokladı. Adam içeride harıl harıl eşyaları yığıyordu yani İdaina'yı fark etmesi mümkün değildi. Genç kadın yavaşça kitapların yanına gitti ve işe yarayıp yaramayacaklarını çek etti. 2 gemicilik 3 de tarih ile ilgili kitap. Oldukça az rastlanan kitaplardı her biri. Elbet işine yarardı, yaramasa bile fazla maldan ne zarar gelirdi ki ?

Kitapları el çabukluğuyla kaptı. Hepsini üst üste dizip göğsüne doğru kaldırdı ve adam fark etmeden hızlıca dükkanın önünü terk etti.

Kumsala geldiğinde heryer "kum"du. Bir yandan ayakkabılarındaki kumları silkelemeye çalışırken öteki yandan da kitapları düşürmemeye çalışıyordu. Nefret ediyordu kumsallardan !

Gemiye vardığında ayakları tozdan griye bürünmüştü bu yüzden güverteye çıktığında ayaklarına su döktü. Gemiye çoktan dönmüş olan Jutaro hafif gülümser bir ifadeyle bir kitaplara birde İdaina'nın suratına bakıyordu.

"Ne bakıyorsun ?" diye çemkirdikten sonra kitapları alıp kamarasının alt katına götürdü. Büyük ihtimalle beyaz saçlı olan, kitapları ortalıkta görürse merakına yenik düşer ve kurcalamaya koyulurdu. Kitapları yerleştirdikten sonra kamarasından çıktı. Güverteye adımını attığı anda az evvel gözüne çarpmamış bir unsur gördü. Şimdi gemide bir yabancı daha vardı ! Kızıl saçlı zayıfca bir kız oturup denizi izlemekle meşguldü. Büyük ihtimalle o da kırmızı kafanın tayfa furyasının mağduru olmuştu.

"Ne kadar hoş ! Bakıyorum da gitgide çoğalıyorsunuz ?" diye sitem etti İdaina ve az önce çıkmış olduğu kamarasına geri döndü. Gereksiz bir mahmurluk çökmüştü gözlerine. Hazır güvertedekiler sessizliklerini koruyorlarken biraz uyumakta fayda vardı.

İdaina İtsuu
Funanori
Funanori

Kadın Mesaj Sayısı: 8
Lakap: Hiiro no Onna

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ACT3 - Zemlon Adası: Doğum & Ölüm

Mesaj tarafından Xaron Baenre Bir Perş. Eyl. 08, 2011 6:33 am

Xaron gıcırdayan kapı tekrar açılıp kendini bahçede bulduğunda başına gelecekleri az çok tahmin edebiliyordu. Yaşlı cadı “Şimdi yediklerinin bedelini ödeme zamanı…” demişti. Anlaşılan bahçe işi yapacaklardı. “Ne yani? Kurabiyelerin karşılığı olarak beni çalıştıracak mısın?” Yaşlı kadın ağır ağır evin arka tarafına giderken konuştu. “Alt tarafı bahçe işinde bana yardımcı olacaksın. Bu kadar tembel olma çocuk.” İç çekerek yaşlı kadının geri dönmesini bekledi. Etrafını incelerken burayı adam etmenin ne kadar uzun süreceğini düşünüyordu. Uzun bir süre daha olduğu yerde bekledikten sonra kadının gelmeyişi onu meraklandırmaya başlamıştı. “Bu kadar zaman ne yapıyor bu?” diye söylenerek hızlı adımlarla evin arka tarafına; ufak bir kulübenin olduğu yere yöneldi. Köşeyi döner dönmez kadını yerde yanında tırmık ve küreklerle görünce kendini koşarken buldu. Yaşlı kadının yanına vardığında başını hafifçe kaldırıp nabzını kontrol etti. Nabzın yerinde olduğunu anlayınca rahatladı. “Ölmemiş…” demesiyle suratına bir şaplak yemesi bir oldu. “Ne o? Ölmemi mi bekliyordun?” Xaron’u bir kenara ittirip “Kendim kalkarım. Sadece başım döndü düştüm o kadar” dedi. Kısa süren şaşkınlığını üzerinden atan Xaron tarım aletlerini yerden kaldırırken “Pekâlâ, bırakta şunları taşıyayım bari” dedi. Yaşlı kadın başıyla onayladıktan sonra bahçeye doğru yürüdüler.

Yaşlı kadının biraz önce bayılmasına halen kafası takılmış Xaron aletleri yere bırakıp meraklı bakışlar atmaya başladı. Durumu fark eden kadın iç çekip bakışlara cevap verdi. “Bir şeyim yok. Yaşlılık işte.” Yerden bir tırmık alıp “Hadi başlayalım artık” dedi. Xaron yerden bir çapa almak için eğilip kalktığında karşısındaki manzara karşısında nasıl tepki vereceğini bilemedi. Yaşlı kadın tırmığı havaya kaldırmış aynı bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. “Ne oldu?” sorusuna karşılık yaşlı kadın boğazı kurumuş olacak ki çatlak bir sesle “Belim…” diyebildi. Xaron kendini tutamayıp gülmeye başladı “Hahahahaha... Dökülüyorsun büyükanne.” Yaşlı kadın sinirlenip “Orda güleceğine gelip yardım etsene velet” dedi hiddetle. Gülmeye ara verip kadının tabureye oturmasına yardım etti. Kendine de bir tabure alıp kadının yanına oturdu. “Bundan sonrasını ben hallederim.” Kadın meraklı meraklı bakarken Xaron elini kaldırıp aletlere işaret etti. Kürekler çapalar bir anda canlanmış gibi havada süzülmeye sonrada teker teker görevlerini yerine getirmeye başladılar. Şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılan yaşlı kadın “Sen… Senin şimdi anlaşıldı neden bu kadar tembel olduğun. Senin gibileri bu adada hoş karşılamazlar. Sadece kötülük getireceğine inanırlar. Senden bir tane daha var bu adada” Demek köyde onun gibi birisi daha vardı. Gücünü burada fazla kullanmasa iyi olurdu. “Peki ya sen? Sen korkmuyor musun?” Yaşlı kadın Xaron’un gözlerinin içine baktı fakat Xaron’a daha çok o bakışlar onu delip geçiyormuş gibi geldi. “Senin gibi bir çocuktan korkmam için sebep yok. Kendine zarar vermekten başka bir şey yapmazsın sen.” Ne demek istediğini anlamayan Xaron dudak büktü. “Toprak yeterince havalandı sanırım. Şimdi tohumları ekme vakti” diyip cebinden bir kese çıkardı ve keseyi Xaron’a uzattı. Ayağa kalkıp çiçek tohumu olduğunu düşündüğü şeyleri nazikçe tek tek ekmeye başladı. Bir yandan da yaşlı cadıyla muhabbete daldı. “Ee… Daha önce kim ilgileniyordu bu bahçeyle?” Kadın olduğu yerde hareketlendi. “Oğlum ve torunum.” Tohum ekme işlemi tamamlandığından dolayı durdu. “İçeride soracaktım. Torunun nerede peki?” Kadının yüzü üzüntüden giderek küçüldü. Dokunsan ağlayacak bir hale geldi. “Kaçtı. Annesinin ölümü ve babasının yokluğu onu kötü etkiledi. Adada olduğundan eminim ama 2 senedir gözükmüyor ortalıkta.” Xaron düşüncelere daldı. “Demek kaçtı…” Birkaç adım atmıştı ki ayağına giren taş acıyla bağırmasına sebep oldu. Sinirden küfreden Xaron ayakkabıyı çıkartıp fırlattı. Yaşlı kadın, oturduğu yere yuvarlanan ayakkabıyı alıp inceledi. “Delinmiş.” O sırada kendini toprağa atmış ayağını ovuşturan Xaron “Evet biliyorum” dedi. “Tamir edilebilir” diyip olduğu yerden yavaşça kalktı, halen ağrımakta olan belini tutarak ağır adımlarla içeri girdi. Xaron ise tek ayak üzerinde zıplaya zıplaya onu takip etti.

Xaron içeri girdiğinde yaşlı kadın dikiş aletlerini çıkarmış, masada delikli ayakkabıyı inceliyordu. Merakla yanına gelip oturdu ve dev bir iğneyle kadının ayakkabıya yama yapmasını izledi. Üstüne bir şeyler sürdü, çekiçle vurdu. Birkaç aşamadan sonra “Tamamdır. Şimdi oldu” diyip ayakkabıyı Xaron’a uzattı. Tamir olmuş ayakkabıyı hoşnut şekilde ayağına geçirdi. “Hazır mola vermişken çay içmeye ne dersin? Nefis kurabiyelerimde olmuştur.” Kurabiye lafını duyan Xaron reddetmeyi düşünüyordu fakat sözleri aksini söyledi. “Pekâlâ, içelim bakalım.” Yaşlı kadın kalkıp mutfağa yöneldi. Mutfaktan gelen sesleri duyan Xaron irkildi. İç çekerek “Bende yardım etsem iyi olacak sanırım…” dedi. Çay ve kurabiyeleri en güvenli şekilde, yani meyve gücünü kullanarak taşıyan Xaron sehpaya yerleştirdi ve koltuklardan birine oturdu. Yaşlı kadında aynısını yaptı. İkisi de çaylarından bir yudum aldıktan sonra sohbete daldılar. “Geldiğinden beri adını söylemedin çocuk. Ayrıca neyle geçimini sağlıyorsun? Mesleğin ne?” Xaron çayı sakince sehpaya bırakıp gülümseyerek “Benim hakkımda ne kadar az şey bilirsen o kadar iyi olur büyükanne” dedi. Yaşlı kadın çayından şapurtuyla bir yudum daha alırken Xaron’a şüpheli bakışlar attı. Bakışlar üzerine Xaron bir şey deme ihtiyacı duydu. “Adaleti yerine getiriyorum diyebilirsin.” Yaşlı kadın dahasını bilmek istiyordu. “Ne yani? Denizci misin?” Xaron denizci lafını duyunca yerinde rahatsızca kıpırdandı. “Hayır. Denizcileri… pek sevmem.” O sırada guguk kuşu ötmeye başladı. Arkasını dönüp baktığında saatin ne kadar geç olduğunu fark etti. Gitme vakti gelmişti. “Gitmeliyim. Beni bekleyenler var.” Yaşlı kadın iç çekerek ayağa kalktı. “Bekle” dedikten sonra tekrar mutfağa gitti. Xaron ise çayın son yudumlarını hızlıca içip, dokunulmamış kurabiyelere baktı. Yaşlı kadın yerde büyük bir çuval sürükleyerek geri döndü. “İçinde birkaç hafta yetecek kadar erzak var. Her acıktığında buraya damlama.” Çuvalı gören Xaron başta reddetti ama biliyordu ki gemide gram yiyecek yoktu. Bu durumu göz önünde bulundurarak çuvalı alması gerektiğine karar verdi. Çuvalı önce hafifçe kaldırıp tarttı. Hafif ağır geldiğinden meyve gücüyle taşımaya karar verdi. İçten bir teşekkürden sonra kapının kulakları delen gıcırdaması eşliğinde bahçeye çıktı.

Bahçeye son bir kez göz attıktan sonra çitlerden atlayıp geminin yoluna koyuldu. Yaşlı kadının bahçeye çıkmış olduğunu görünce el salladı. Gelirken geçtiği ormana vardığında ‘büyükanne’ halen aklındaydı ve de bütün gün onları izleyen kişi. Kadının yanındayken belli etmemişti fakat evdeyken, bahçeyle uğraşırken gölgelerin ardından onları izleyen biri vardı ve halen Xaron’u takip etmekteydi. Bir süre daha yabancının onu takip etmesine izin verdikten sonra durdu. “Peşimde kuyruk gibi dolaşmayı kesmelisin” dedi yüksek sesle. Ses ormanda yankılanırken hiçbir tepki gelmedi. Birinin onu takip ettiğinden emindi. Hisleri onu hiçbir zaman yanıltmamıştı fakat nerede olduğunu bulamıyordu. Yerden bir taş aldı. Bunun yeterli olmayacağını anlayınca meyve gücüyle yerdeki onlarca taşı havalandırdı ve birçok yöne fırlattı. Çalılıktan acı dolu bir inleme geldi. “Demek oradasın” dedi solundaki çalılığa doğru yürürken. Takipçisiyle yüzleşmek için çalılıkları geçtiğinde onu arkasını dönüp kaçarken buldu. Kaçan kişi 15–16 yaşlarında bir çocuktu ve arkasına dönüp baktığında da Xaron yüzünün tanıdık olduğunun farkına vardı. Çocuk kaçarken olduğu yerde düşünen Xaron, çocuğun kim olduğunu anlayınca çuvalı yere bırakıp koşmaya başladı. Neredeyse 10 dakikadır kovalamaca sürüyordu ama halen yanına bile yaklaşamamıştı. Nefes nefese “Şu lanet ağaçlar olmasa çoktan yakalamıştım” dedi. Ormanın bir 100 metre kadar sonra bittiğini görünce daha da hızlandı. Ormandan çıktığında neredeyse düşüyordu. Son anda düşmekten kurtulup etrafına bakındı. Bir uçurumun kenarında duruyordu. “Nerede bu çocuk?” derken aşağıda kayaların üstünde koşmakta olduğunu gördü. Mesafeyi de bayağı aşmıştı. Xaron elini kaldırıp çocuğu durdurmayı denedi ama fazla uzaktaydı. “Ahh... Kahretsin” diyip kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Xaron aşağı doğru süzülürken bir yandan da çocuğu izliyordu. Çocuk, onu düşerken görünce durmuş korkuyla Xaron’a bakıyordu. Tam yere sertçe çakılacakken aniden durunca çocuk kaçmaya devam etti. ‘Güvenli’ inişin ardından Xaron olduğu yere çömeldi. Konsantre olduktan sonra bir şeyler mırıldandı. —İatsu Janpu!*- Kısa bir süre boyunca kayaların üstünde yüksek hızda ilerledikten sonra yavaşlamaya başladı. Yavaşlamasını umursamamıştı çünkü çoktan çocuğun yanına varmayı başarmıştı. “Hey, biraz durup beni dinlemeye ne dersin?” dedi çocuğun yanında koşarken. Çocuk, Xaron aniden yanında belirmesi üzerine irkildi ve daha hızlı koşmaya başladı. Çocuğu olduğu yere çivilemek Xaron’un elindeydi fakat bu şekilde zaman geçirmenin bir zararı olmayacağını aksine çocuğun yorulup konuşmaya daha meyilli olacağını düşünmüştü. “Eninde sonunda yorulacak…” Birden çocuk tökezledi ve dengesini kaybetti. Kayayla arasında milim kala havada asılı kaldı. Xaron düşmesini önlemişti. “Kaçmaktan yorulmadın mı?” Cevap gelmeyince çocuğu bıraktı. Sakince ayağa kalkıp Xaron’a baktı. “Benimle ne derdin var? Rahat bırak beni!” diye haykırdı ince sesiyle. Çocuğun yüzünü yakından inceleme fırsatı doğduğunda tahmininde doğru olduğunu anladı. Büyükannenin kayıp torunu tam karşısında duruyordu. Xaron gülümseyip “Aynı babaannen gibi aksisin” dedi. Çocuk iç çekip yürümeye başladı. Xaron da arkasında onu takip etti. Pes etmeye niyeti yoktu. Çocuğun neden ailesinden –tek üyesi olsa bile- ayrı kaldığını bilmek istiyordu. Birkaç dakika bu şekilde yürüdükten sonra çocuk adımlarını hızlandırmaya başladı. Xaron’un da aynını yaptığını görünce arkasını aniden dönüp. “Kafan almıyor mu senin? Takip etmeyi bırak.” Bunun üzerine Xaron arsız arsız sırıtıp “Sorularımı yanıtlarsan bırakırım” dedi. Çocuk sonunda pes edip onu takip etmesini söyledi.

Bir mağaraya vardıklarında çocuğun uzun süredir dışarıda tek başına yaşamış olduğunu anladı. Çünkü etrafta sandalye, masa gibi ufak eşyalar vardı. “Burada mı yaşıy-aaaaaaa!” Xaron kendini düşerken buldu. Ellerini ve bacaklarını açarak düşüşünü yavaşlattı ve bir süre sonrada durdu. Tuzağa düşmüştü. Deliğin başında çocuk kahkaha atıyordu. “Bir yabancıya güveneceğimi mi sandın aptal?” Deliğin ağzını taşla kapatırken “Orada kal ve öl” Xaron iç çekip ellerini ve ayaklarını çekti fakat düşmedi. Aksine yavaşça yükselmeye başladı. Çıkış noktasını kapatan taşı tek eliyle kaldırdı ve kenara koydu. Çocuk bir anda arkasında beliren Xaron’u görünce korktu. “Se-Sen.. Nasıl çıktın oradan?” dedi hayretle. Xaron sakince “Şeytan meyvesi kullanıcısıyım” dedi. Çocuk mağaranın öbür tarafına koştu ve duvardan sopa gibi bir şey alıp tekrar Xaron’un yanına geldi. Yakına geldiğinde elindekinin ilkel bir mızrak olduğu anlaşılıyordu. “Sakin ol, sadece konuşmaya geldim. Niye böyle heyecan yaptın ki?” Çocuk onu dinlemiyordu çünkü sivri mızrağı Xaron’a savurmakla meşguldü. Xaron kaçmaktan sıkılıp mızrağın üzerine gelmesini izledi. Çocuk mızrağı tam karnına saplayacakken durdu. “Neden kaçmıyorsun? Kanına mı susadın?” Xaron küçümseyen bir tavırla “Senin gibi bir velet beni korkutamaz çünkü” Çocuk sinirlenip “Ben 18 yaşımdayım velet değilim” dedikten sonra hiddetle mızrağı Xaron’un başına doğrultup ileri doğru savurdu. İlkel mızrak göze milimler kala bir şeye çarpıp durdu. “Unuttun galiba… Ben sıradan biri değilim.” Xaron, mızrağı tutup ortadan kırdıktan sonra mağaranın bir tarafına fırlattı. Çocuğu baştan aşağı süzerken aklından “Nereden baksan 14–15 gözüküyor. Yalan söylüyor. Neyse önemli olan bu değil” düşünceleri geçiyordu. Çocuk sonunda pes edip en yakın kayanın üstüne oturmuş Xaron’a bakıyordu. “Artık sakinleştiğine göre sorularımı yöneltebilirim herhalde değil mi? Neden eve dönmüyorsun?” Mağarayı saran sessizliğin ardından çocuk konuştu. “Evim burası, hem sanane? Niye beni rahat bırakıp geldiğin yere dönmüyorsun?” Xaron derince iç çekti. “Diğer evine… Büyükannenin pek zamanı kaldığını sanmıyorum. Neden son günlerinde yanında değilsin?” Cevap gelmeyince Xaron da çocuğun yanına oturdu. “Sana ihtiyacı var. Gerçi bizi izliyordun, biliyorsundur. İsmin ne?” Çocuk rahatsızca kıpırdandı. “R-Roberta. O bunak beni cebinden çıkartır. Ölmek için fazla inatçı” Xaron kendini tutamayıp kahkahayı bastı. “Ona ne şüphe. Roberta? Bir erkek için garip bir isim…” Roberta şaşırıp Xaron’a döndü. “Erkek mi?” dedi üstüne basa basa. Xaron bir süre boş bir surat ifadesiyle baktıktan sonra jeton düşmüş olacak ki eliyle Roberta’yı işaret edip “Sen erkek değil misin?” dedi hayretle. “Bu bence sesimden ve görünüşümden çok açık” Xaron ayağa kalkıp birkaç adım attıktan sonra kendi kendine mırıldandı. “Tabi canım… Çok açık. Hele bazı kısımlar bas bas bağırıyor” Onu duyan Roberta, olduğu yerden “Hangi kısımlar?” dedi. Xaron, Roberta’ya döndü. Gözlerini kısıp ‘o kısma’ bakınca Roberta kızardı ve “Seni sapık!” diye haykırarak yerden aldığı taşı Xaron’a fırlattı. Gücüyle taşı havada yakalayan Xaron parçalara böldü. Ufak parçalar haline gelen taşları tek tek yumuşakça Roberta’ya fırlattı. Roberta’nın “Ovv-ovv.. Tamam tamam! Acıdı yeter!” demesi üzerine taşlar üzerindeki hâkimiyetini bıraktı. Xaron mağaraya şöyle bir göz gezdirdiğinde daha yarısı tamamlanmış bir kayık gördü. Ne kadar uğraşsa da kazanan merakı oldu. Eliyle kayığı gösterip “Onunla ne yapmayı planlıyorsun?” dedi. “Babamın peşinden gideceğim.” Nihayet esas konuya gelmişlerdi. “Bu neden büyükanneyle yaşamadığını açıklamıyor?” Roberta ayağa kalkıp ağır adımlarla kayığın yanına gitti. “Babamın peşinden gitmemi istemiyor. Bu kayığı tamamlayıp ondan hesap soracağım.” Kayığı küçümseyen bakışlarla inceleyen Xaron “Bu kayıkla mı? Bununla 1 deniz mili zor gidersin. Böyle saçma bir fikri aklından çıkar.” Kız sessizce başını öne büktü. “Hem neden bu kadar babanın peşinden gitmeye heveslisin ki? Ne elde etmiş olacaksın o-“ Roberta, Xaron’un sözünü bitirmesine izin vermedi. “Neden bırakıp gittiğini öğreneceğim. Annem öldükten sonra neden kaçtığını, beni babaannemle neden yalnız bıraktığını.” Xaron, bazı kısımlarda haklı olduğunu bildiğinden pek bir şey diyemedi. “İyi, tamam güzelde… Peki ya yaşlı cadı? Babanın nereye gittiği hakkında en ufak bir bilgi var mı? Sen babanı bulana kadar belki büyükanne çoktan gitmiş olur. Bunun farkında mısın?” Yavaş yavaş gözleri dolan Roberta tekrar kayalardan birine oturdu. “Senin hayatın beni ilgilendirmiyor ama yaşlı cadı yalnız yaşayamaz. 2 Sene iyi bile dayanmış. Bunu benden daha iyi biliyorsun. En azından şimdilik hedeflerini 2.plana koyman gerekir.” Söylediklerinden tatmin olan Xaron mağaranın çıkışına yöneldi. “Hoşça kal” dedikten sonra gözden kayboldu.

Tekrar ormana geri dönen Xaron yakınlarda bıraktığı çuvalı aramaya koyuldu. “Nereye koymuştum…” Bir süre ormanı dolaşıp pes etti. Gemiye dönmeye karar verdiği sırada yabancı olmayan bir ses duydu. Roberta sırtında bir çuvalla belirli bir mesafeden “Dur! Bunu unuttun!” diye bağırıyordu. Xaron’un yanına geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Çuvalı gören Xaron “Bende bu çuvalı arıyordum! Teşekkürler” dedi sevinçle. Xaron çuvalı omuzlayıp oradan ayrılırken Roberta “Kararımı verdim” dedi. Olduğu yerde durup merakla Roberta’ya baktı. “Şimdilik babaannemle kalmak ikimiz içinde daha iyi olacaktır” dedi gülümseyerek. Xaron “Senin adına sevindim” dedi ve yürümeye devam etti. “Aa… Adını söylemeyecek misin?” Xaron yürümeyi kesmeden soruyu cevapladı. “Xaron” Denizcilerin izini sürmesinden, ismini bilenlerin işkence görmesinden korktuğundan kimseye ismini vermemeyi huy edinmişti. “Sanırım bu adaya uğradığımdan haberleri olmaz” diye düşündü. Arada mesafe baya açılmıştı ki “Ha.. Unutmadan; büyükanneye söyle kurabiyelerin tarifinde oynama yapsın. Çikolata parçacıkları iyi olabilir” diye bağırdı. Roberta aynı şekilde “Tamam söylerim. Bir daha ne zaman geleceksin?” Soruyu duymazdan gelerek yürümeye devam etti. Bu insanları bir daha görebilirmiydi bilemiyordu. Sahile ulaştığında geminin orada olmadığını gördü. Biraz daha ileriye baktığında geminin çoktan açılmış, 1-2 deniz mili açığa ulaşmış olduğunu fark etti. “Bir günüm düzgün olsa ne olur?” Kumlardan hızlıca geçip denizde koşmaya devam etti. Bu şekilde yetişemeyeceğini bildiğinden birkaç metre sonra çömeldi. –İatsu Janpu!*- Kısa süren hızlı koşunun ardından nihayet gemiye yetişmişti. Önce çuvalı güverteye fırlattı sonra kendi zıpladı. İlk gördüğü kişi Jutaro olduğu için onun başının etini yemeye başladı. “Derdiniz ne sizin? Beni adada bırakmayı mı planlıyordunuz?” Güvertede yeni birini görünce hiç şaşırmadı. “Yeni bir üye? Harika…” dedikten sonra çuvalı sırtlayıp mutfağa doğru yürümeye başladı. “Zaten uzun bir gündü…”



*İatsu Janpu - Jump - Sıçrayış

____________________________________________________________________________________________


Xaron Baenre
Kenshi
Kenshi

Erkek Mesaj Sayısı: 14
Lakap: Shirogami

Kullanıcı profilini gör http://eternal-op.rpg-boards.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz